tuna22

1977 yılında Edirne’den doğan Tuna Beklevic İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Ekonomi bölümünü bitirdi. 2000 yılında mesleki bir sivil toplum kuruluşu olan Ekonomistler Platformu’nu kuran Bekleviç derneğin kısa sürede 21 bin üyeye ulaşmasını sağladı. Dönemin önde gelen sivil toplum kuruluşlarından birisi olan platform üyeleri arasından dört ekonomiden sorumlu devlet bakanı çıktı.

2005 yılında Bilgi Üniversitesi mezunlar cemiyetini kurarak derneğin ilk dönem başkanlığını gerçekleştirdi. 2014 yılında da aynı üniversitenin Mütevelli Heyetine seçilen ilk mezunu oldu.

2006 yılı sonunda “daha fazla özgürlük ve daha fazla demokrasi” talebi ile Güçlü Türkiye Partisi’ni (GTP) kurdu. Partisi 33 şehirde teşkilatlanmasını tamamlamasına rağmen erken seçim kararı alınınca seçimlere giremedi.

2007 yılında 32 ülkeden 52 siyasi partinin dahil olduğu “Uluslararası Barış ve Demokrasi Forumu”nun (International Forum for Democracy and Peace) başkanlığına seçildi.

2011 Milletvekili genel seçimlerinde AK Parti Edirne 2. Sıra Milletvekili adayı oldu. Aynı yıl üçlü kararname ile T.C. Avrupa Birliği Bakanlığı danışmanlığına atandı.

2014 yılından bu yana Edirne Gönüllüleri Derneği Yönetim Kurulu Başkanlığı, Uluslararası Barış ve Demokrasi Forumu (IFDP) Yönetim Kurulu Başkanlığı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Küresel Sorunlar Platformu İcra Kurulu Üyeliği ve İstanbul Kültür Kenti Vakfı Mütevelli Heyeti Üyeliği görevlerinde bulunmuştur.

Bekleviç, ulusal gazetelerde yayınlanan yazıları yanı sıra İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından 2004 yılında basılan “Kağızman Modeli”, 2006 yılında basılan “2023″ ve 2014 yılında basılan “Güçlü Türkiye: Daha Fazla Demokrasi ve Daha Fazla Özgürlük” isimli kitapların da yazarıdır.

Güçlü Türkiye sevdası ve 14 yılın ardından

Herkesin mütevazi ve değer yüklediği hayatına ilişkin hikayesinin başladığı bir an vardır. 2000’de arkadaşlarımız arasında bir internet grubu olarak temellerini attığımız birlikteliğin 14. yılındayız. Bu 14 yılda o kadar çok şey yaşandı ki geriye baktığımızda yüzlerce, binlerce anı oluştu.

Birçok hata yapıldı.

Alkışlandık.

Eleştirildik.

Dostlar kazandık. Zaman zaman dostlar kaybettik.

Sevindik. Üzüldük.

14 yılın sonunda bu mücadeleyi özet olarak “Cumhuriyetin kuruluşunun 100. yılı olan 2023’te Güçlü Türkiye” olarak tanımlıyorum.

“Daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük” diyorum.

Hukukun üstünlüğünü savunuyorum.

Bu topraklardaki insanı merkeze alan kültür ile evrensel değerlerin örtüştüğü yeni bir modelin üzerinde yükselecek “Güçlü bir Türkiye” için mücadele etmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Henüz 23. yaş günümü kutlarken ilk sivil toplum örgütümüzün temellerini atıyorduk. Ekonomik krizin derin yaşandığı 2000’de mesleki bir sivil toplum kuruluşu olarak kurulan “Ekonomistler Platformu” kısa sürede 21 bin üyeyi aşıyordu.

Kemal Derviş’ten Ali Babacan’a, Masum Türker’den Mehmet Şimşek’e kadar Türkiye siyasetine hizmet eden isimlerin yolu bir şekilde “Ekonomistler Platformu” ile kesişti.

TÜSİAD’tan MÜSİAD’a kadar iş dünyasından binlerce dostlarımız oldu. Bir çok farklı sivil toplum kuruluşunda yönetim kurulu başkanlığı, Güçlü Türkiye Partisi’nin kuruluşu, kapatma davası süreci, AK Parti’de siyaset, Bakanlara danışmanlıklar, kahvehaneler, köyler, beldeler, ilçe ve il teşkilatlarında siyaset ile dolu dolu geçen bir 14 yılı ardımızda bıraktık.

Zaman zaman bu hayallerim imkansız bulundu. Zaman zaman kendimi ifade edemedim. Bugün hayallerimi değerlendirdiğimde yolun sonunda değil, başlangıcında olduğumu görüyorum. Ardıma baktığımda alkışlandığım anlardansa, eleştirildiğim noktaları daha net anımsıyorum.

Evet benim hikayem böyle başladı, ne mutlu ki bu hikayemi dostlarım da paylaştı. Bu zorlu ve dikenli virajlarla dolu yol hikayesi her geçen gün güçleniyor ve anlam kazanıyor.

Bazı kişiler hep konuşur, eleştirir, yakınır ama bazı insanlar hep iş yapar. Hayatta “iz bırakabilmek” için mücadele eder. Hele iz bırakma gayreti kendi kişisel çıkarları için değil milleti için olduğu zaman daha da güzel bir his ve manevi bir huzur sağlar.

İnşallah, bu kitabın sayfalarını çeviren ve yollarımızın kesiştiği herkesin niyeti samimi ve hayırlı olur.

İnşallah üstteki gibi onurlu bir hedef çerçevesinde hiç ayrılmayacak güçlü ve ilkeli bir ekip olmayı başarabiliriz.

İnşallah ilk günkü heyecanımızı ve samimiyetimizi hiç kaybetmeyiz.

Güçlü Türkiye Partisi

2006 yılında çok hareketli bir yaz yaşadım. Neredeyse tüm tanıdıklarım ve fikrine değer verdiğim bir çok kanaat önderine partinin kuruluş süreci ile ilgili düşüncelerimi açtım. Partinin kuruluşu veya zamanlamasından ziyade çıkış gerekçelerimizi tartışmak istiyordum.

Partinin ilk adımları 2006 Nisan ayında Tunceli Uzunçayır Jandarma Asayiş Komando bölüğünde askerlik görevimi gerçekleştirirken atılıyordu. Arkadaşlarım bir çok dökümanı ve okumalarımı bölüğe gönderiyordu. Komutandan teslim alıyor ve sürekli okuyordum. Askerliğimin son dönemlerinde de geceleri çok uzun nöbetlerimiz vardı. Bu nöbetler esnasında bol bol yazıyordum. Çarşı izinleri esnasında bir internet kafe bulup yazdıklarımı arkadaşlarım ile paylaşıyordum. Yakın çalışma arkadaşlarım Aslı Yaman, Göksel Akman, Özen Demircan ve Mahir Toprak tüm zorluklara rağmen kışlaya kitapları ve çalışma notlarımı gönderiyordu.

Çok manidardır. Güçlü Türkiye Partisi “daha fazla özgürlük ve daha fazla demokrasi” söylemi ile kamuoyu önüne çıkmaya hazırlanıyordu. Hazırlıklar “kışla”da yapılıyordu.

Siyasette bir boşluk oluştuğunu düşünüyordum. Sivil toplum alanında gerçekleştirdiğim örgütlenme tekniğinin siyasette de başarılı olacağını düşünüyordum. Siyasette teşkilat dinamiklerine hakim olmadan bu işe kalkışmanın çok zor bir mücadele olacağını söyleyen arkadaşlara “bu sorunu da aşacağız” diyordum. Bu konuda yanıldığımı yıllar sonra Sağlık Bakanımız Dr. Mehmet Müezzinoğlu ile çalışmaya başladığımda anladım. Bir siyasi parti için teşkilat dinamikleri gerçekten hayati bir öneme sahipti. Ben maalesef ki yola çıkarken teşkilat dinamikleri konusunda tecrübe sahibi değildim.

Askerlik bitti. İstanbul’a geldim. Çalışmalar daha da hızlanmıştı. O kadar yoğun bir toplantı gündemimiz ve görüşme trafiğimiz vardı ki birçok gece hiç eve gidemedim.

Uzun uzun yazışmalar, gerçekleştirilen sayısız toplantılar sonunda “Ortak Gelecek Sözleşmesi” ismini verdiğimiz bir metinde karar kıldık. Hazırlıklarımızın yeterli olduğunu düşünüyorduk. Metinler ortaya çıktıkça vaktimizin azaldığını düşünüp heyecanlanıyorduk. Tüm arkadaşlarımız çok samimiydi. Sanki o günlerde farklı gruplar parti kuracak ve tüm hazırlıklarımız boşa gidecek diye endişeleniyorduk. Kuruluş sürecine o kadar odaklanmıştık ki seçimlere katılmak, oy almak yerine “kuruluş” bizim ana hedefimiz haline geldi.

En yakınlar, eş, dost ve dostlarımızdan bir kurucular kurulu meydana getirdik. Yasal olarak gerekli belgeleri topladık. Hazırladığımız tüzüğümüzü imzaladık. Böylece 2006 yılı Eylül ayında tüm hazırlıklarımız tamamlanmıştı. Ya da başka bir deyişle biz hazırlıklarımızın tamamlandığını düşünüyorduk.

2000 yılından bu yana 6 yıl geçmişti. “Güçlü Türkiye Partisi”ni kurduğumuza dair dilekçemizi Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na ulaştırmak için yollara düştük. Batıdan gelenlerle İstanbul’da buluşarak birlikte Ankara’ya yola çıktık. Doğu’dan gelen arkadaşlarımızda doğrudan Ankara’ya geldiler.

Ben Batı’dan gelen otobüsün içerisindeydim. Otobüste heyecan doruktaydı.

“Daha fazla özgürlük ve daha fazla demokrasi” amacı ile kurduğumuz partimizde “yeni yüzlerle Güçlü Türkiye” hedefliyorduk. Gerçekten de partinin kuruluş aşamasından bu yana siyaset ile yolu kesişmemiş binlerce genci Türkiye siyasetine dahil ettik. Özellikle 1980 dönemi gençlerin siyasetle tanışması, onların siyasete dahil olmaya ikna edilmesi, bu durumun ailelerine izah edilmesi çok zorlu bir süreçti.

Bu partinin ana hatlarında daha önce siyasette yer almamış gençlerin bulunması medyanın dikkatini çekti ve bir çok gazete alttaki şekilde haberleri gündemine taşıdı.

Güçlü Türkiye Partisi kuruldu  

http://www.hurriyet.com.tr/sondakika/5186108.asp

ANKARA (A.A)  

“Güçlü Türkiye Partisi” adıyla yeni bir parti kuruldu.   

Partinin Genel Başkanı Tuna Bekleviç, kuruluş dilekçesinin verilmesinin ardından Sürmeli Otel’de basın açıklaması yaptı.  

“Yasakçı ve baskıcı zihniyet ile bürokratik kurumların anti-demokratik özelliklerinin arttığını, hak ve özgürlüklerin geri plana itildiği” görüşünü savunan Bekleviç, kapsamlı bir dönüşüme ihtiyaç olduğunu dile getirdi. 

Bekleviç, bu dönüşüm ihtiyacının “yeni yurttaş kimliğinin tanımlanması, devletin temel görevlerinin yeniden düzenlenmesi ve yeni sivil anayasanın kabulü gibi üç temel alanda cesaret gerektiren demokratik reformlarla” gerçekleştirilebileceğini söyledi. Bekleviç, şunları kaydetti:  “Bu gerekçelerle dönüşümü talep eden yurttaşlarımızı temsil edecek, ulusal değerlerimize evrensellik katarak, Türkiye’yi uluslararası camianın saygın üyeleri arasına taşıma hedefi taşıyan yeni bir siyasi partinin var olması gerektiğini düşünerek, Türkiye siyasi hayatına katılmaya karar verdik. 

Biz, Türkiye toplumunu meydana getiren tüm yurttaşlarımız ile Türkiye’yi, insan odaklı, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olarak dönüştürmeyi, dünya devletlerinin özgürlükçü demokrasi, adil bölüşüm ve sürdürülebilir barış arayışlarına bütünleştirici katık sağlayacak seviyeye taşımayı ve ülkemizi uluslararası camianın saygın bir üyesi yapmayı ‘ortak gelecek sözleşmesi’ olarak kabul ediyoruz.”  

Bekleviç, “ortak gelecek sözleşmesi”nin, Türkiyelilerin yeni yurttaş kimliği, etkin devlet anlayışı ve tüm yurttaşların haklarını güvence altına alan sivil anayasa ilkelerini temsil ettiğini ifade etti.  

Güçlü Türkiye Partisi hızlı örgütleniyordu. Sivil toplum hayatımız boyunca İstanbul merkezli bir hareket olduk. Anadolu’da her zaman örgütlenmemizi tamamladık. Fakat Türkiye’yi sürekli İstanbul’dan algılamaya gayret ettik. Şüphesiz bu tercihimiz bize bir çok avantaj sağladı. Öte yandan geriye dönüp değerlendirme yaptığımda yaptığımız en önemli hatalardan birisinin bir siyasi hareketi Ankara değil, İstanbul merkezli olarak inşa etme gayreti olduğunu kabul ediyorum.

O dönemde teşkilatlanma manasında önemli adımlar atsakta teşkilatçılık konusunda o dönemde yaptığım hataları ancak yıllar sonra 2011’de Dr. Mehmet Müezzinoğlu ile çalışmaya başladığımda anlıyordum. Mehmet Bey gerçekten bir teşkilat dehasıydı. Keşke onunla 2000’li yılların başında tanışmış olsaydım sözünü çok kez sarf ettim.

Yaptığımız hatalara rağmen bu gençlik hareketi medyada yer buluyordu. O dönemde bir çok yazar Güçlü Türkiye Partisi’ni konu alan köşe yazıları kaleme aldı. Fakat Radikal Gazetesi’nde Altan Öymen ve Vatan Gazetesi’nde Elif Ergu Demiral’in yazdıkları köşe yazıları partimize bir çok yeni yüz kazanmamıza vesile oldu.

Siyasetteki ‘gençsiz’liği aşmak için parti kuran gençler 

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=208316

Altan Öymen (26/12/2006)

‘Güçlü Türkiye Partisi’nin 224 üyesinin yaş ortalaması 27… 

Genel başkan 29 yaşında. 

Üyelerin yüzde 35’i kadın… 

Türkiye’nin en genç parti kurucusu İmre Eskici, partiye nasıl girdiğini anlatıyor: ‘Annem babam kaygılıydı. Herkes beni uyardı. Siyaset genç işi değil dedi. Ama ben Amasya’dan otobüse bindim…’ 

‘Gençsiz, kadınsız, ışıksız siyaset’ başlıklı yazıma çok sayıda mesaj geldi. Birini -özetleyerek- yayımlıyorum: “Ben İrem Eskici. 18 yaşındayım ve şu an Amasya’da üniversiteye hazırlanıyorum. Ve ben de en az sizin kadar ‘siyasetin bir vatandaşlık görevi’ olduğuna inanıyorum. Ben de etkin bir biçimde siyasette yer almaya çalışıyorum.  (…) Şimdi, kendimi şanslı hissediyorum. Çünkü şu an bir siyasi partinin kurucu üyelerindenim. Aynı zamanda MKYK üyesiyim de. Siyasette bana da söz hakkı doğmasına yardım eden bu parti ‘Güçlü Türkiye Partisi.’  

Partinin oluşumunu internette duydum. 

Ortak Gelecek Sözleşmesi’ni okuyunca aktif bir şekilde yer alabileceğim partiyi bulduğumu düşündüm. 

E-posta yolu ile parti oluşumunda yer almak istediğimi söyledim. İstanbul’da görüşmeye çağırdılar beni.”  

İrem Eskici, konuyu ailesine açmış. Doğal olarak kaygılanmışlar. 1980’ler dönemindeki olayların korkusu içindeymişler. Onları ikna etmesi kolay olmamış. Neden sonra razı olmuşlar. İstanbul’daki yakınlarını da devreye sokup, kızlarını göndermişler orada yapacağı ‘siyasal görüşme’ye…  

Gerisini, gene Eskici’den izleyelim:  “İlk defa İstanbul’a tek başıma gidiyordum. Hatta yer bulamadığım için muavin koltuğunda gittim. Yolda nereye gittiğimi soran yolcular, otobüs şoförleri vs. durumu anlattığım zaman beni sıkı sıkı uyardılar. Bunun bir tuzak olabileceğini, siyasetin gençlerin işi olmadığını anlattılar. Beni karşılayan yakınlarım da durumu duyunca şaşırdılar, bunun boş bir heves olduğunu düşündüler ve yüzüme açık açık söylediler.”  ***  

Sonra… İrem Eskici, ‘Güçlü Türkiye Partisi’ adı altında kuruluşu başlayan partinin Mecidiyeköy’deki bürosuna gidiyor. Genel Başkan Tuna Bekleviç kapıyı açıyor. Diğer kurucularla da tanışıyor. Hep birlikte görüşüyorlar. Gerekli belgeleri tamamlıyor. Partiye ‘kurucu üye’ oluyor. 

Şimdi bundan çok memnun.  

Gerçi bu konudaki güçlükleri görüyor. ‘Gençlerin ve bayanların aktif olarak siyasette yer alması’ konusunda, ‘Toplumun önyargısını kırmak çok zor olacak’ diyor. Ama mesajını şöyle bitiriyor:  “Önümüzdeki seçimde de bu tablonun değişip değişmeyeceğini merak etmişsiniz. Bence değişecek. Belki belirli bir dönem gerekecek, insanların ve siyasetin gençlere alışması için. Ama biz elimizi taşın altına koyduk. Ve şunu da diyebilirim: Gelecek dönemlerde (‘Kadınsız, Gençsiz’ başlıklı yazılar yerine), ‘Kadınlarla ve Gençlerle…’ diyen yazılarınız olacağını tahmin ediyorum.”  ***  

İrem Eskici’nin mektubu böyle bitiyor. 

Bunu okuduktan sonra, bir gazete yazarı ne yapar? 

İrem Eskici’nin partisinin genel başkanını arar. 

‘Güçlü Türkiye Partisi’ adıyla kurulan parti hakkında gazetelerde birkaç haber görmüştüm. Ama, doğrusu, bunlar fazla ilgimi çekmemişti. Yeni partiler kurma girişimleri hep oluyor. Bazıları o yolda epey mesafe de alıyor. Ama ‘yüzde 10′ barajın bulunduğu bir ülkede, yeni parti kurup tutturmanın hiç de kolay olmadığı belli.  Bu konuları, partinin Genel Başkanı Tuna Bekleviç’le görüştüm. Sorularımı yanıtladı. Zaten bana o da bir mesaj göndermiş. Onu da buldum. Görüşmemizin özetini yazıyorum.  

Önce kişisel durumu:  

Bekleviç, 29 yaşında. Edirne’de esnaf bir ailenin tek çocuğu… Bilgi  Üniversitesi mezunu. Ekonomist… Fakülteyi bitirdikten sonra üniversiteyle ilgili idari görevlerde ve sosyal çalışmalarda bulunmuş. ‘Ekonomistler Platformu’nun aktif üyesiymiş. Amerika’da uzmanlık seminerlerine katılmış.  

Parti genel başkanı olarak söyledikleri, kendi cümleleriyle şöyle: “9 Kasım 2006 tarihinde 38 genç bir araya gelerek Cumhuriyet tarihinin en genç kurucularına sahip partisinin resmi olarak kuruluşunu gerçekleştirdik. Şu an 224 kişilik ekibimizle, Siyasi Partiler Kanunu’nun 36. maddesini başarı ile yerine getiriyoruz. 41 şehirdeki örgütlerimizin tamamlanmasına az kaldı. Büyük kongremizi de nisan da gerçekleştirerek 2007 seçimlerine katılacağız. Siyasi yelpazedeki yerimizi, postal sesini de, takunya sesini de pek sevmeyen demokrat gençler olarak tanımlayabiliriz.”  

Partinin hedeflerine ve metotlarına gelince… 

Bunların faaliyet programı çerçevesinde somutlaştırılması için yapılan çalışmalar sürdürülüyor. Fakat özet hedef belli: “Ülkemizin, insan odaklı, laik, demokratik bir hukuk devleti olarak, çağdaşlaşma yolundaki değişimini sağlamak…”  

Bu, ‘Ortak Gelecek Sözleşmesi’ adındaki bir metinde daha geniş olarak anlatılıyor ***  

Bekleviç, kendisinden çok diğer arkadaşlarından söz ediyor. Belirttiğine göre, şimdiki 224 kişilik üye kadrosunun yaş ortalaması 27. Kadronun yüzde 35’i de genç kız.  

Ayrıca Türkiye’nin en genç ‘parti kurucusu’ da kendi partilerinde… 

Yukarıda mektubundan bir özet verdiğimiz İrem Eskici, o alanda rekor sahibi. Başka hiçbir partide 18 yaşında, (hem de hanım) bir kurucu yok.  

***  

‘Gençsiz, kadınsız, ışıksız siyaset’ başlıklı yazıma ‘Güçlü Türkiye Partisi’nin üye ve yöneticilerinden gelen mesajlardan ve yaptığım görüşmelerden öğrendiklerim bunlar.  Bu oluşumun bundan sonraki gelişmesi nasıl, şimdiden bir tahminde bulunmak kolay değil. Ama bu girişimin, Türkiye’nin bir gerçeğinin sonucu olduğu meydanda…  

Mevcut partilerin çoğu (benim üyesi olduğum CHP’de dahil), saflarını gençlere açmakta isteksiz ve hareketsiz görünüyorlar.  Ülkemizde gençlerin siyasete girmesi zaten zor. Ailede ve çevrede oluşan endişelerden başlayarak, bunu önleyen birçok engel var. Ama o engelleri aşıp siyasete katılmak isteyen gençlerin de, siyasi partilerin kapılarındaki ve/veya bekleme odalarındaki engelleri aşması kolay değil.  Aşabilenlerin de, o engellerin arkasındaki yapıyı gençleştirebilmeleri kolay değil…  

O zaman, işte, siyasete katılmak isteyen gençler, gençlerden oluşan ayrı bir parti kurmayı, tüm güçlüklerine rağmen, daha gerçekçi buluyorlar.  Dileriz, bu çabaları, kendi amaçlarının gerçekleşmesinin yanında, ülkemiz siyasetindeki olumsuzlukların ortadan kalkmasına da katkıda bulunur. 

Altan Öymen’in yazısı partinin kendisini anlatması konusunda gerçekten yararlı olmuştu. Her köşe yazısında olduğu gibi bu yazı akabinde de bir çok yeni arkadaşımız partiye katılım göstermişti.

En genç parti: GTP 

http://haber.gazetevatan.com/0/113531/4/yazarlar

Elif Ergu 

Bundan 7 yıl kadar önce Ekonomistler Platformu’nu henüz kurmuştu. 

Tesadüf eseri tanıştık ve röportaj yaptım  

Başlık şuydu: “Bir gün başbakan olacak.” Tuna Bekleviç’ten söz ediyorum. 

Yıllar geçti. 1977 Edirne doğumlu Tuna Bekleviç, internet üzerinde örgütlenen Ekonomistler Platformu’nu büyüttü. Anadolu’nun Genç Liderleri’ni topladı. Dünyayı gezdi. Tarımdan, AB konularına kadar farklı konularda alternatif projeler üretti birlikte çalıştığı genç arkadaşlarıyla.   

Ve sonuçta 9 Ekim 2006’da Güçlü Türkiye Partisi’ni kurdu. Parti kuracağını duyduğumda şaşırmadım. Sivil toplum örgütü olarak farklı sularda yüzüp bir gün mutlaka siyasete gireceğini kendisiyle ilk tanıştığımız günden beri biliyordum, zaten bunu tahmin etmek de zor değildi.   

Güçlü Türkiye Partisi şimdilerde önümüzdeki seçimlere girmek için hızla örgütleniyor. Ve onlar gerçekten de genç.  

Partinin kurucularının yaş ortalaması 27.  32 il, 115 noktada (belde, ilçe) örgütlendiler. İstanbul üyelerinin yüzde 67’si kadın. GTP’nin kadın kolları ve gençlik kolları yok. Çünkü buna ihtiyaç yok. GTP’nin tüm hesapları internet ortamında. Yani “şeffaf ve saydamız” demeleri boşuna değil.   

Tuna Bekleviç Türkiye’de gençlerin hayal kırıklığı yaşadığından söz ediyor. 

1980 sonrası “apolitik” diye tanımlamaya alıştığımız gençlerin arasından çıkan “siyasi” gençlerin partisi GTP, bu hayal kırıklıklarına çözüm getirecek projeler üzerine odaklanarak gençleri örgütlemeye çabalıyor. 

Partimizin kuruluşu akabindeki 3 ay gerçekten çok hızlı geçti. Bir çok şehirde teşkilatlarımızı kuruyorduk. Fakat buna rağmen her geçen gün medya ilgisi azalıyordu. Mali olarak güçlü bir yapımız yoktu. Masraflarımızı gençlerin harçlıklarından tamamlıyorduk. Açıkçası partimizde çalışan hiç bir arkadaşımız maaş alamıyordu. Bu kısıtlar bizi çok sıkıştırmaya başladı. Particilik deneyimimiz teşkilat bilgimizin zayıflığından ötürü gittikçe romantikleşmeye başlamıştı.

“Ortak Gelecek Sözleşme”miz demokratikleşme konusunda cesur bir söylem içeriyordu. Fakat bu söylemi perçinleyecek teşkilatımız da, kanaat önderlerinden yeterli desteğimiz de yoktu.

Bazı röportajlarla ilgi uyandırmaya ve röportajların konusunu siyasi iddialarımıza getirmeye gayret etsem de konu dönüp dolaşıp “1980 sonrası gençlik bu parti ile politize oldu, siyasi parti kurdu.” Noktasını bir türlü aşamıyordu. Bu hareket kamuoyunun hoşuna gitmişti. Dikkat çekmiştik. Fakat bunun ötesine geçmeyi başaramadık. Aktif bir şekilde sokakta olmayınca da yayınlanan basın bültenleri veya röportajlar ile kurduğumuz partinin pozisyonlarını ve duruşunu topluma yansıtmayı başaramadık.

Partinin kuruluş dönemi Türkiye’de AK Parti’nin yükseliş ve demokratikleşme mücadelesinin en güçlü olduğu döneme denk geliyordu. Toplum gittikçe kutuplaşıyor; bizden sizden olma durumu toplumda yaygın bir psikoloji haline geliyordu. Bu süreçte Güçlü Türkiye Partisi’nin pozisyon alması her geçen gün akıntıya kürek çekme anlamı taşıyordu. Özetle parti daha ilk üç ayında maddiyattan, teşkilat dinamikleri konusundaki tecrübesizliğe ve siyasi konjonktüre kadar ciddi sıkıntılar yaşıyordu.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı sürekli bir takım belgeler istiyordu. Bir yandan teşkilatlar kuruluyor bir yandan da talepler kapıya dayanıyordu. Sorunlara boğulunca teşkilat kurabilmek için seyahat yapamıyorduk. Maddi sıkıntılarda üzerine binince parti bir anda sadece internet üzerinden teşkilatlanabilir hale geldi. O dönem sosyal medya 2014 yılında olduğu kadar güçlü bir mecra değildi. Sadece e-posta ve gazetelerin internet sayfalarında yer alabiliyorduk. Zaman daralıyor ve daralan zamanda teşkilatlanma gerekliliği konusunda üzerimizdeki baskı güçleniyordu. Biz de zorunlu olarak ücret ödemeden tanıtım konusunu çok abarttık. Bu gençlerin yoğun olarak ziyaret ettiği en güçlü mecra olan eksisozluk.com da ciddi bir eleştiri konusu haline geldi. Buradaki eleştiriler daha sonra hakim medyada da yer alınca yapılan bir strateji hatası bedeli bizim için oldukça ağır oldu.

Samimi olarak ortaya çıkan genç hareket lüzumsuz zorlamalar yüzünden bir anda samimiyetsiz bir etiket ile anılır oldu. İşler karışıyordu. Daha adım bile atmadan zorluklar bizi sistemin dışına atıyordu. Bunu tüm kalbimle hissediyordum. Yine de bunu arkadaşlarıma hissettirmemek için ciddi bir çaba sarf ediyordum.

Genelkurmay suç duyurusu

Partimizin kuruluşunun üzerinden henüz 2,5 ay geçmişti ve 15 Aralık 2006 partimizin en önemli kırılma noktalarından birisi olmuştu. Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt siyasete açıkça müdahale ederek Askeri Ceza Kanunu’nun 148. maddesine göre suç işlemişti. Bunun üzerine bir çok kanaat önderi ile istişarelerde bulunduk. Fakat özellikle 21. Dönem İstanbul Milletvekili Emre Kocaoğlu ve yazar Prof. Mehmet Altan bu konuda çok net bir duruş sergilediler.

Evet, biz demokratikleşme talebi ile bu partiyi kurduk. Biz normalleşme istiyorduk. Askerin siyasete müdahale etmesine kesinlikle karşı bir duruş sergilemeliydik. Hatta Yaşar Büyükanıt’ın bu konuda maksadını aşan suç unsuru taşıyan sözlerine karşılık vermeliydik. Emre Bey ve Mehmet Altan ile uzun uzun görüşmeler gerçekleştirdim. Her ne kadar tereddütlerim olsa da bu adımı atmalıydım. Ümit Kardaş ve Gültekin Avcı’ya da fikrimi açtığımda olumlu geri dönüşler almıştım.

Tüm cesaretimi topladım.

İşte o gün Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı’na giderek Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir siyasi parti genel başkanı bir Genelkurmay Başkanı hakkında suç duyurusunda bulundu.

İlginç bir gün yaşıyorduk. Bugünün koşullarında belki çok anlam ifade etmeyebilir. Fakat o gün bu cesur kararın verilmesi inanın Türkiye siyasetinde en demokrat kimlikteki kişiler için bile marjinal bir hareketti.

Öncelikle suç duyurumuz kabul edilmedi. Suç duyurusunu alan kişi Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı’nda en üst katında bulunan başsavcının karşısına getirdi. Başsavcı ilk olarak bizim bir genelkurmay başkanı hakkında suç duyurusunda bulunamayacağımızı belirtti. Biz de herhangi bir kişi hakkında suç duyurusunda bulunmanın anayasal bir hakkımız olduğunu ve suç duyurumuzu da kabul etmesi gerektiğini ve son kararı hukukun vermesi gerektiği konusunda ısrar ettik. Bu ısrarımız karşısında yeni bir taktik geliştiren Başsavcı henüz genç olduğumuzu hatırlatarak bize yargıyı lüzumsuz yere meşgul ettiğimiz konusunda suç işlediğimizi ima etti. Biz yine de geri adım atmadık ve o gün o odaya suç duyurumuzu teslim ederek çıktık.

Bu bilgiyi öğle saatlerinde ulusal medya ajanslarına iletmiştik. O dönem medya üzerindeki baskının ne ölçüde olduğunu işte aynı gün yaşadık. Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir siyasi parti bir genelkurmay başkanı ile ilgili suç duyurusunda bulunuyor ve hiç bir ulusal ajans bunu haberleştirmiyordu. Tüm ajanslar ile konuştum. Anadolu Ajansı’nda o dönem sivil siyaset ile ciddi sıkıntısı olduğuna emin olduğum haber müdürü ısrarlı aramaların sonrasında Milli Güvenlik Akademisi’nde aldığı derslerden sonra telefonumu yanıtladı. Bunu haberleştirmeyeceğini açıkça bana ifade etti. Bir habercinin daha sonra çok utanabileceği ve mesleki ilkelerini hiçe sayarak kurduğu tüm cümleler o haberciyi yaşamı boyunca takip edecektir. Aynı şekilde Cihan Haber Ajansı da İhlas Haber Ajansı da bu konuyu haber yapmadılar. Son olarak ANKA Haber Ajansı’nı aradığımda konunun ANKA’da haber olduğu gördüm.

Böylece bu suç duyurusu tarihe geçmiş oldu. Bir suç duyurusunu yapmak ve bunu kamuoyuna yansıtmak bile o kadar güç olmuştu ki yargıya güvenmek hatta genelkurmay başkanını mahkemeye çıkartabilmek ne kadar zor olabilir hayal dahi edemiyorduk. İşte Türkiye böyle bir atmosferden geçerken bir kaç yıl içerisinde Ergenekon sürecinin içerisinde bu yargılamaların mümkün olduğu bir ülke haline geliyordu.

Ben Ergenekon davası sürecinde ne tutukluluk süresinin uzun olmasını istedim ne de masumların haksız yere içeride yatmasını istedim. Ben sadece bu ciddi iddiaların yargı karşısına çıkarak toplumsal vicdanın tesis edilmesi arzu ettim. Maalesef hiç birisi olmadı. Tutukluluk süreleri o kadar uzadı ki sanıkların hakları çiğnendi. Sonradan görüyoruz ki haksız yere içeriye girenlerde oldu. Tabii en önemlisi bu dava neden oluştuğu ve neden sona erdiği konusunda “toplumsal vicdan” kesinlikle tatmin edilmedi. Hükümetimizi en çok eleştirdiğim konulardan birisi “toplumsal vicdan” konusunda duyarsız kalmamız olmuştur. Doğru veya yanlış ortaya çıkan haberler konusunda toplumsal vicdanı tatmin edemedik. En çok Rıza Sarraf olayı canımı acıttı. 2013 Aralık ayında yaşanan olaylar ile gündemimize giren Sarraf’ın daha sonrasında Bodrum’da gençlerle tartışması ve Cumhurbaşkanlığı seçimi esnasında sanki basın toplantısı düzenliyormuşçasına gibi oy kullanması beni rahatsız etti. Bu konuda toplumda bir hassasiyet oluşmuştu. Her ne olursa olsun bu hassasiyete dikkat etmeliydik.

Tekrar 2006’ya dönelim. Haberlere göz atalım.

Güçlü Türkiye Partisi Başkanı Bekleviç, Orgeneral Büyükanıt’ın 8 Aralık’ta Hürriyet’e verdiği demeçle Askeri Ceza Kanunu’nun 148. maddesine göre suç işlediğini, hakkında gerekli soruşturmanın yapılarak kamu davası açılmasını ve cezalandırılmasını istedi.  

BİA Haber Merkezi  15/12/2006  BİA (İstanbul)

Güçlü Türkiye Partisi (GTP) Genel Başkanı Tuna Bekleviç, Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt hakkında, hükümetin Avrupa Birliği’ne Kıbrıs’la ilgili olarak sunduğu öneriye ilişkin Hürriyet gazetesine “siyasi amaçlı demeç verip telkinde bulunduğu” gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu.  

Bekleviç, bugün (15 Aralık) Şişli Cumhuriyet Savcılığı’na verdiği suç duyurusu dilekçesinde, Orgeneral Büyükanıt’ın 8 Aralık’ta Hürriyet gazetesine verdiği demeçle Askeri Ceza Kanunu’nun 148. maddesine göre suç işlediğini; hakkında gerekli soruşturmanın yapılarak kamu davası açılmasını ve cezalandırılmasını talep etti.  

“Büyükanıt kendini sivil iradenin üstünde görüyor”  

Bekleviç, “hürriyet’te yer alan sözler sayın Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın kendisini seçilmiş sivil iradenin üzerinde gördüğünü ve siyasi kararların alınma aşamasında kendisine bilgi verilmesini değil sorulmasını istediğini göstermektedir” dedi.  

Suç duyurusuyla hem adli mekanizmaları uyardıklarını, hem de hükümeti bu konuda artık tavır almaya davet ettiklerini söyleyen Bekleviç şöyle devam etti:  “Eğer hükümet sivilleşme konusunda samimi ise, yasalarda ve uygulamada gerekli değişimi gerçekleştirerek Türkiye’de atanmışlarla seçilmişler arasındaki ilişkinin niteliğini çağdaş bati demokrasilerindeki yerine oturtur. aksi halde, hem Türkiye demokrasisi, hem de hükümetin samimiyeti tarih önünde tartışılır duruma düşer.”  

“Bizim görüşümüz alınmadı”   

Hürriyet’in manşetten yer verdiği haberde Orgeneral Büyükanıt şunları söylemişti: 

* Şunu açık şeçik söylüyorum. off the record demiyorum. bizim görüşümüz alınmadı. Orada 40 bin askeri olan bir kurumun görüşü alınmaz mı?  

* Türk Silahlı Kuvvetleri’nin resmi görüşü nasıl alınır bellidir. biz resmi görüşümüzü yazılı olarak veririz. benim onayım olmadan kimse de silahlı kuvvetler adına resmi görüş bildiremez. Ben de diyorum ki, resmi görüşümüz alınmadı.   

* Sorsalardı şunu söylerdik; bu devletin resmi görüşünden sapmadır.  

* Bize göre bu açılım, devletin resmi görüşünden sapma anlamına gelmektedir. limanları açacağız diyorsunuz. hangi limanları açacaksınız?  

* Rumların reddetmesi hiç önemli değil. dediğim gibi devletin resmi görüşünden sapma olmuştur.

Suç duyusuru akabinde Genelkurmay’dan bir albay beni aradı ve suç duyurusu ile ilgili bilgi verdi.

Partimiz ilk ciddi pozisyonunu 15 Aralık 2006 tarihinde almış oldu. Biz “askerin sivil siyasete müdahalesine karşıyız.” Derken benzer düşünen bir çok siyasi partinin korkudan veya endişelerinden dolayı hareket etmediğini ve bu süreçte bizi yalnız bırakacak kadar samimiyetsiz olduğuna şahit olduk.

O zor günlerde sessiz kalan partiler Ergenekon sürecinde tutuklamalar başlayınca aniden “demokrat” oldular. Tarih bu süreçleri “samimiyet” ve “korkaklık” noktasında mutlaka yargılayacaktır.

Bu süreç 2,5 aylık genç partimize ciddi zarar verdi. Dik ve samimi duruş sergilemiş olsakta bir çok teşkilatımız bu konuda üyeleri ile sıkıntı yaşadı. Bazı teşkilatlarımızı fes etmek zorunda kaldık. Hem medyada yer alamamış hem de teşkilatlarımızı kaybetmiş olarak 2007 yılına giriyorduk.

Kuvvet komutanları ile ilgili suç duyurusu 4 Nisan 2007
Kuvvet Komutanları ile İlgili Suç Duyurusu 4 Nisan 2007

Yaşar Büyükanıt şokunu henüz atlatmamıştık. Bu sefer de Kuvvet Komutanlarının darbe planları gün ışığına çıktı. Aynı tutarlılığı bu noktada da gösterdik. Türkiye’de 4 ayda bile çok şey değişmişti. Bu sefer haber anlamında bir sıkıntı yaşamadık. Hürriyet Gazetesi bu suç duyurusu ve gerekçelerini de ifade ettiği güzel bir haber ile konuyu gündeme taşıdı.

Nokta Dergisi’nde 29 Mart 2007’de yayınlanan ve eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’e ait olduğu ileri sürülen günlükte dönemin Kuvvet komutamlarının iki kere darbe girişiminde bulunduğuna ilişkin ifadeler üzerine, aynı gün suç duyurusu yapıldı.

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/6268469.asp

Güçlü Türkiye Partisi Genel Başkanı Tuna Bekleviç, dönemin kuvvet komutanlarının Anayasal suç işlediklerini ve cezalandırılmaları istemiyle Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, günlükteki ifadelerle ilgili olarak Cumhuriyet savcılarını göreve çağırırken, Özden Örnek’e ait olduğu ileri sürülen günlüğün yayınlandığı gün suç duyurusu yapıldığı öğrenildi. Güçlü Türkiye Partisi Genel Başkanı Tuna Bekleviç, 29 Mart 2007’de Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı’na bir dilekçeyle başvurarak, emekli Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İbrahim Fırtına, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman ve Deniz Kuvvetleri Oramiral Komutanı Özden Örnek hakkında Anayasa’yı ihlal ettikleri gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu. Bekleviç, dilekçesinde eski Kuvvet komutanlarının eski TCK’nın 146 ve yeni TCK’nın 309.maddesine muhalefet ettiklerini savundu. Dilekçede, “Nokta Dergisi’nin 29.03.2007 tarihinde Sn. Özden Örnek’e ait olduğu belirtilen günlükler yayınlamıştır. Bu habere konu olan günlüklere göre Kuvvet komutanlarının Anayasal düzene karşı plan içerisinde bulunduğunu göstermektedir. Günlükteki ifadelere göre dönemin Kuvvet komutanları 765 sayılı eski TCK madde 146’ya ve 5237 sayılı yeni TCK madde 309’a muhalefet ederek suç işlemiştir” dedi.

İlgili dönemde bir çok kişi ve kurumun konu ile ilgili suç duyurusunda bulunduğu konuşuluyordu. Fakat 5 Nisan 2007’de Samanyolu Haber konuya açıklık getiriyordu.

Nokta Dergi’sinde yer alan darbe haberlerinin üzerine harekete geçen Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nın soruşturmayı ”darbe iddialarının araştırılmasına” yönelik değil ”derginin aleyhine” başlattığı ortaya çıktı.

Soruşturma darbeye değil dergiye

http://www.samanyoluhaber.com/gundem/Sorusturma-darbeye-degil-dergiye/161760/

Dergi Genel Yayın Yönetmeni Alper Görmüş’ün haberlerle ilgili olarak pazartesi günü savcılığa ifade vermesi bekleniyor.

Nokta Dergisi’nin geçtiğimiz hafta yayınlanan sayısında yer alan ve Deniz Kuvvetleri Eski Komutanı Özden Örnek’e ait olduğu iddia edilen günlüğe dayandırılan darbe iddiaları, gündeme bomba gibi düşmüştü. Dergi’nin haberine göre, Özden Örnek’e ait olduğu iddia edilen günlükte, dönemin kuvvet komutanlarının iki kere darbe girişiminde bulunduğu ileri sürülüyordu. Başbakan Erdoğan’ın savcıları göreve çağırmasının ardından Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nın soruşturma başlattığı ortaya çıktı. Ancak savcılığın soruşturmayı darbe iddialarının araştırılmasına yönelik değil Nokta Dergisi aleyhine başlattığı öğrenildi. Savcılık Nokta Dergisi hakkında ” askeri itaatsizliğe teşvik ve halkı askerlikten soğutma suçları”ndan soruşturma başlattı.

Nokta Dergisindeki darbe iddialarıyla ilgili şimdilik tek adli işlemin, Güçlü Türkiye Partisi Genel Başkanı Tuna Bekleviç’in, dönemin Kuvvet Komutanları’nın Anayasal suç işlediklerini ve cezalandırılmaları istemiyle Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurusunun kabul edilmesi olduğu ifade ediliyor.

Şişli Başsavcılığı’nın bu suç duyurusu dilekçesini görevsizlik kararı vererek Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na göndereceği, Ankara’nın da suçlanan kişilerin eski kuvvet komutanları olması sebebiyle, başvuruyu yetkisizlik kararıyla Genelkurmay Başkanlığı’na havale edeceği söyleniyor.

Ancak hukukçular, general ve amirallerin sadece askeri mahkemelerin görevine giren suçlarından dolayı askeri mahkemede yargılanacağını, bunun dışında kalan ve suç teşkil eden eylemleri için sivil mahkemede yargılanmaları gerektiğini dile getiriyor.

Sonuç aynen haber sitesinde yer aldığı gibi oldu. Görevsizlik kararı ile konu kapatıldı. O günlerde suç duyuruları birbiri ardına geliyordu. Biz hiç bir grup ile koordineli bir hareket içerisinde değildik. 15 Aralık’ta Yaşar Büyükanıt örneğindeki ilkesel duruşumuzu devam ettirmek istiyorduk.

Oligarşik bürokrasi sivil siyasetin görev ve yetki alanını daraltmaya çalışıyordu. Biz de bu noktada ilkesel bir duruş sergiliyorduk.

21 Nisan 2007 Ev baskını

Kuvvet komutanların hakkında suç duyurusu ile artık duruşumuzu çok net ortaya koyuyorduk. Bu duruş teşkilatlanmamızı oldukça olumsuz etkilemesine rağmen bir siyasi parti olma sorumluluğu bize bu konuda dik durma görevini yüklediğine inanıyordum.

Türkiye bu konularda gergin bir süreçten geçiyordu. Ortam sessizdi. Fakat bu sessizliğin büyük bir fırtına öncesi sessizlik olduğunu hissediyorduk. İşte böyle gergin bir ortamda bir gece eve gelirken kötü bir olay yaşadık.

Şişli’de bir apartmanda ikinci katta bulunan evimize girmek için asansöre binmiştik. Eşim ile marketten alışveriş yapmıştık. Elimizde torbalar vardı. Asansörün kapısını açtığım an birilerinin aşağıya doğru koştuğunu gördüm.

Olay bir anda olmuştu. Kaçanları tam olarak görebilme şansım olmamıştı. O sırada kapının kırıldığını görünce bir anda aşağıya doğru koşmaya başladım. Oldukça hızlı davranmama rağmen dışarıya çıktığımda kimseyi göremedim. O sırada eşimi yukarıda bıraktığımı hatırladım ve biran içeriye girebileceğini düşündüm. Tekrar yukarıya koştum. Olayın basit bir hırsızlık olduğunu ve evde başka bir hırsızın olabileceğini düşünerek endişelendim. Eve geldiğimde eşimin alt kata komşuya indiğini gördüm.

Eve girmedik ve polise bilgi verdik. Polis eşliğinde kırılan kapıdan içeriye girdiğimizde eve giren davetsiz kişilerin evi altına üstüne getirdiğini gördük. Evde polisin tüm çalışmalarına rağmen hiçbir parmak izi veya başka bir ipucu bulunamadı. Eve girenler şüphesiz bir şey aramışlardı. Fakat aradıkları her neyse o evde yoktu. Evde herhangi bir hırsızlık olayı da yaşanmamıştı. Olay bizi korkutmasa da bu konu hep bir muamma olarak kaldı. Hiç bir zaman aydınlanmadı.

GTP lideri Bekleviç´in evine girdiler

http://www.haber7.com/guncel/haber/235806-gtp-lideri-beklevicin-evine-girdiler

Nokta dergisinin iddiasında adı darbeci komutanlar arasında geçen Şener Eruygur´un yargılanması için dava açan GTP Genel Başkanı Tuna Bekleviç´in evine girildi.

Güçlü Türkiye Partisi (GTP) Genel Başkanı Tuna Bekleviç´in Şişli´deki evine giren kimliği belirsiz kişiler, bir şey almadan kaçtı. Bekleviç´in, 19 Mayıs Mahallesi Güven Sokaktaki evine akşam saatlerinde kapının kilidini kırarak giren kişilerin, eşyaları karıştırdıktan sonra herhangi bir şey almadan kaçtıkları belirtildi. Olayın, Tuna Bekleviç´in eşi Elif Bekleviç ile eve dönüşünde ortaya çıktığı kaydedildi. Tuna Bekleviç, AA muhabirine yaptığı açıklamada, eşiyle her zamankinden daha erken döndükleri evlerinde, kapı kilidinin kırılmış ve içeriye girilmiş olduğunu fark ettiklerini anlattı. Bekleviç, şunları kaydetti: ´´Polise haber verdik. Bize iki kişi olduğu söylendi. Tetkik ediliyor. İçeride her şey kurcalanmış, ancak çalınan bir şey yok. İçeride yeterince zaman harcamışlar. Kapı çok güvenliydi, ancak kilitler kırılmış. Umut ediyorum ki adi bir hırsızlıktır.´´

Bekleviç’in evi ‘arandı’

http://95.6.27.9/actuel_index.php?news_code=1177164700&year=2007&month=04&day=21

GÜÇLÜ Türkiye Partisi (GTP) Genel Başkanı Tuna Bekleviç’in Şişli’deki evine giren kimliği belirsiz kişilerin her yeri didik didik aradığı ancak bir şey almadan çıktığı öğrenildi. 

GTP lideri Bekleviç’in evine saldırı

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/6385836.asp

Güçlü Türkiye Partisi (GTP) Genel Başkanı Tuna Bekleviç’in evine kapıyı kırarak giren kimliği belirlenemeyen kişiler, evi dağıttıktan sonra kaçtılar. GTP lideri Bekleviç, yaptığı açıklamada, ev içerisinde her yerin karıştırılmış olduğunu, buna karşın herhangi bir hırsızlık olayı gerçekleşmediğini ve hiç parmak izi bulunamadığını belirterek, son günlerde aldıkları tehditlerden ve bazı internet sitelerinde kendilerinin hedef haline getirilmesinden endişe duyduklarını ifade etti.

E-muhtıra karşısında duruş

Ev baskının şokunu üzerimizden atlatmış tekrar teşkilatlanmaya dönmüştük. Artık neredeyse attığımız her adımda asker sivil ilişkileri hususunda ya tenkit ediliyor ya da takdir ediliyorduk. Bu konuda bir duruş sergiliyor ve bu duruşumuzu muhafaza etmeye gayret ediyorduk.

Biz teşkilatlanma süreci ve bir türlü kurtulamadığımız maddi sorunlar ile boğuşurken Türkiye Cumhurbaşkanlığı seçimi gündemine kilitlenmişti. İşte o sırada bir geceyarısı demokrasi tarihimizin utanç belgelerinden birisi olan meşhur e-muhtıra yayınlandı.

E muhtıtaya tepkimiz çok sert oldu. Aynı akşam Saat 2 civarlarında bizde alttaki yanıtımızı medya organları ile paylaşmıştık. Bu yanıtımız kanaat önderleri tarafından oldukça olumlu karşılanmıştı. Kaldı ki bir kaç gün sonra, içerisinde benim de ismimin bulunduğu, 500 aydın benzer bir açıklama daha yaptı.

“Genelkurmay Başkanlığı’nın resmi internet sitesinde 27.04.2007 tarihinde yayınladığı açıklama içeriğinin bütününde siyasi amaçlı demeç verilmiş ve telkinde bulunmak suretiyle Askeri Ceza Kanunu’nun 148.maddesi’ ne göre suç işlenmiştir. 

İlgili açıklamanın T.B.M.M.’de Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunun hemen akabinde ana muhalefet partisinin seçim sürecini Anayasa Mahkemesi’ne taşıma gayretinin üzerine yapılmış olması biz demokrat gençleri endişelendirmektedir. Askeri Ceza Kanunu’nun 148.maddesine göre açık suç teşkil eden bu tür açıklamaların toplumu kutuplaştırmakta olduğunu ve gençleri çatışma zeminine davet ettiği gerçeğini TSK’nın artık görmesi gerekliliği bu açıklama nezdinde bir kez daha ortaya çıkmıştır. 

Biz ne iktidar, ne de ana muhalefet partisi mensupları veya sempatizanları değiliz. Ayrıca açıklama içerisinde ifade edilen fiillerin de karşısında bir siyasi duruş taşıyoruz. 

Biz, Türkiye’nin gerçekten demokrat, gerçekten laik, gerçekten sosyal ve gerçekten bir hukuk devleti olmasını arzu eden ve bu uğurda siyaset yapan demokrat gençleriz. 

Bu ülkenin geleceğine sahip çıkacak gençleri olduğu sürece siyaseti tehdit eden siyaset dışı açıklamaları gerçekleştirmenin gerçek vatanseverlikle bağdaşmayacağı inancını taşıyoruz. 

Unutulmaması gereken bir diğer konu, hükümetin siyasi iradesinin sonucu olumlu olursa siyasi kredisi, olumsuz olursa da siyasi bedeli yine hükümete ait olduğudur. 

İşte bu düşünceler çerçevesinde asker kişilerin sürekli siyasete müdahale etmeleri biz muhalefet partilerinin siyaset yapma alanını daraltmakta ve toplumu mevcut hükümetin iktidarına ve bu durumdan nasiplenme gayreti taşıyan muhalefete hapsetmektedir. 

Çağdaş demokrasiye ulaşmamızı engelleyen bu sarmalın kırılması için ilk adımı Genelkurmay Başkanlığı’nın atması Türkiye demokrasisi için önemli bir kazanım olacaktır. Aksi halde tarih görevdeki Genelkurmay Başkanı’mızı, hakkında en çok suç duyurusunda bulunulmuş Genelkurmay Başkanı olarak tanımlayacaktır. Bu da biz demokrat vatanseverlerin siyasi kaygılarından arınmış bölgesinde güçlü bir ordu hayalimizi anlamsızlaştıracaktır. 

Biz; Türkiye’yi insan odaklı, demokratik, sosyal, laik bir hukuk devletine dönüştürmeyi; ülkemizi uluslararası camianın barışçı, demokrat, zengin, saygın ve güçlü bir üyesi yapmayı ortak gelecek sözleşmesi olarak kabul ediyoruz. 

Siyaset yapmamızın, parti kurmamızın temel sebebi budur. Oysa atanmışlar siyasete müdahale ettikçe siyasetçi sorumluluk almaktan korkmakta ve kaçınmaktadır. bunun sonucunda toplum ve siyaset de kendi öz güvenini kaybetmektedir. 

Milletin sorunlarını atanmışlar değil, milletin iradesi çözer. Rejimin ve cumhuriyetin teminatı sadece ordu değil, milletin iradesidir. 

Bizler, Türkiye’nin gerçek bir hukuk devleti olmasını özleyen ve egemenliğin kayıtsız şartsız millette kalmasını isteyen demokratlar olarak, asker kişilerin sürekli siyasi amaçlı demeçler verip telkinlerde bulunmasına son vermesini talep etmemiz siyasi sorumluluğumuzun bir gereğidir. 

Saygılarımızla 

Tuna Bekleviç 

Güçlü Türkiye Partisi (GTP) Genel Başkanı

Türkiye bu muhtıra ile süratle erken seçime doğru yol alıyordu. Erken seçim Güçlü Türkiye Partisi için seçime katılamamak anlamı taşıyordu. Yasaya göre genel seçimlerden altı ay öncesinde büyük kongremizi toplamamız gerekiyordu. Seçimler Kasım’da gerçekleştirilse altı ay sınırı bizi kurtarıyordu. Fakat Temmuz ayı kurtarmıyordu. Korkulan oldu ve kısa bir süre sonra erken seçim kararı alındı. O kadar emeğimize rağmen biz seçimlerin dışında kaldık

Kapatma davası

Parti olarak seçimlere katılamayınca 22 Temmuz seçimlerinde Edirne’den bağımız aday olarak katıldım. Çok ama çok çalıştık. Tüm teşkilatlarımız Edirne’ye geldi. Tüm gücümüz ile mücadele ettik. Fakat bağımsız aday fikri Trakya’da bir türlü karşılık bulmuyordu. Hangi mahallede hangi köyde kendimizi ifade etmeye çalışırsak çalışalım 2007’nin sert siyasi rüzgarı bizi hırpalıyordu. Netice olarak sandıklar açıldı ve başarılı olamadım.

Seçim ile birlikte oldukça zor günler başlamıştı. Partimiz seçimlere katılamayınca zaten bir arada tutmakta zorluk çektiğimiz arkadaşlarımızın motivasyonu oldukça düştü. Bir çok teşkilatımız boşaldı. Partiyi maddi olarak ayakta tutmak neredeyse imkansız hale gelmişti. En zor sonbaharı geride bırakıyorduk.

Ocak ayında arkadaşlarımı bir araya toplayarak mücadelemizde bir karar vermemiz gerektiğini paylaştım. Partiyi kapatacaktık. Ya da kendimizi yakın hissedeceğimiz bir siyasi partiye dahil olacaktık. Bazı arkadaşlar CHP ile, bazı arkadaşlarımız da AK Parti ile görüşmemizin yararlı olacağı yönünde fikir belirttiler. Birçok arkadaşımız zaten siyaset ile hiç ilgilenmek istemiyorlardı. Doğrudan partiyi tasfiye etmemizin doğru olacağını söylediler.

Partide genel kanı CHP’den yanaydı. Fakat ben 15 Aralık’ta Yaşar Büyükanıt suç duyurusu hakkındaki duruşumuzdan bu yana neredeyse bir çok pozisyonumuzun CHP’nin pozisyonları ile örtüşmediği gerekçesi ile CHP fikrine sıcak bakmıyordum. Yine de arkadaşlarımın önerisi çerçevesinde dönemin genel başkanı Deniz Baykal ile İstanbul Bebek Balıkçısı’nda bir görüşme yaptım. Deniz Bey son derece beyefendi bir şekilde genel bir Türkiye siyaseti değerlendirmesi yaptı. O gün ondan aldığım intiba benim öngörülerim ile aynı yöndeydi. Biz CHP’de siyaset yapamazdık. Böylece CHP defteri kapanmış oldu. O günkü samimi, dürüst ve içten tavrı nedeniyle Deniz Baykal’a karşı her zaman sempati besledim.

Sonra Abdurrahman Dilipak’ın desteği ile Yalçın Akdoğan ile temasa geçtik. Bir görüşme bekliyorduk. Fakat görüşme bir türlü gerçekleşmemişti.

Ciddiye alınmadığımızı ve yolun sonuna doğru yaklaştığımızı düşünüyordum. Partiyi tasfiye kararı almamız yönünde duruş sergileyen arkadaşlarımıza hak vermeye başlamıştım. Bir Cumartesi akşamı parti defterlerine bakarken MKYK üyesi eşimi yanıma çağırdım. “Tamam ısrarıma son veriyorum. At imzayı kapatma kararı alalım. Yarın diğer arkadaşlara da imzaya açar, önce genel kongre akabinde kapatma kararı alırız” dedim. Böylece karar defterine ilk iki imzamızı atmıştık.

Ertesi gün, 29 Mart 2008 tarihinde, Yalçın Akdoğan beni aradı. “Sayın Başbakan Edirne’de sizinle görüşmek istiyor hemen gelebilir misiniz?” dedi. Arabamız yoktu. Bir an düşündüm. Başbakan görüşmek istiyordu. Vakit dardı. Fulya Taksi Durağına inip bir taksici ile pazarlık yaptım ve Edirne’ye doğru yola çıktık. İşimiz acele olunca mutlaka bir terslik çıkar. İstanbul’dan henüz ayrılmıştık ki araçta bir sorun çıktı ve araç bir türlü 90 kilometre hızı geçemiyordu. Edirne yolu işkenceye dönüşmüştü. Yetişemeyeceğimi anladım. Başbakan ile görüşecektim. Fakat buluşmaya yetişemeyeceğim için bu imkanı kaçırıyordum.

Yalçın Akdoğan ile ilk konuştuğumuzda Başbakan Edirne’de gençlik kolları kongresine giriyordu. Kongre çıkışında buluşacaktık. Yalçın Akdoğan’ı aradım. Daha bir saat civarında yolum vardı. Akdoğan sorun olmadığını Edirne Valiliği’ne geçeceklerini ve Sn. Başbakan’ın beni orada kabul edeceğini söyledi. Edirne Valiliği’ne geldim. İçeriye girdim. Valiliğin içerisinde Bakanlar, Milletvekili, İl Teşkilatı, bazı bürokratlar ve sivil toplum örgütlerinin temsilcileri vardı. O sırada Başbakan arka odada görüşmek istediğini belirtti. Birlikte odaya girdik. Elimde parti ile ilgili bir sunum vardı. O sunumu gerçekleştirmemi istedi. Ben hazırladığım sunumu yaparken o da dinliyordu. Vaktimin az olduğunu düşünerek sunumu oldukça hızlı bir şekilde anlatıyordum. Sn. Başbakan “bir saniye yavaş yavaş anlat. Detayları anlamak istiyorum. Vaktimiz var” dedi. Bende yavaşladım. Partinin yapısı, pozisyonları, aldığı kararları ve teşkilat yapısını kendisine yavaşça özetledim. Bir saate yakın bir süre görüştük. Sözlerime son verirken “kapatma davası sürecinin oligarşik bürokrasinin sivil siyasete bir müdahalesi ve seçilmiş hükümete karşı darbe girişimi olduğunu belirterek hiç bir pazarlık yapmaksızın üzerimize ne düşerse yerine getireceğimizi ve bu samimi girişimimizi demokrat olmanın bir zorunluluğu olduğuna inanıyoruz” dedim.

Sn. Başbakan bu tavır karşısında duygulandı. Teşekkür etti. “Herşey hayırlısı ile güzel olacak” dedi.

Odadan çıkarken nasıl döneceğimi sordu. Araç ile geldiğimi ve toplantı akabinde döneceğimi söyledim. O sırada Çağatay Kılıç’ı yanına çağırdı ve helikopterde birlikte dönelim dedi. Yolda gündem ile ilgili bir kaç konuda daha sohbet ettik. Helikopter Kısıklı’ya indi. Kendisi konutuna geçerken kendi makam aracı ile beni eve gönderdi. Daha önce sivil toplum çalışmalarımız çerçevesinde tanışmış olduğumuz Efkan Ala’ya da bana araçta eşlik etmesini rica etti.

Yakın dostlarım dışında görüşmenin detaylarını kimse bilmiyordu. Konu medyaya yansımamıştı. Fakat hiç beklemediğim bir gelişme oldu. Bir iki gün sonra alttaki haberler bir anda basında yer aldı. İlk haberin ortaya çıkmasından sonra medyada ne kadar tanıdığım dostum varsa beni arıyor ve röportaj teklifinde bulunuyordu. Röportaj vererek bir anda gündeme oturabileceğimiz bir zemin yaratılmıştı. Öte yandan görüşmenin hassasiyeti çerçevesinde Sn. Başbakan ile ilgili bir açıklamanın yersiz olacağını ve beni yeni tanıdığı için fırsatçı birisi olarak değerlendirebileceği endişesi ile tüm röportaj tekliflerini geri çevirdim. O gün medyada bir çok dostum benden haber alamadığı veya röportaj yapamadığı için bana gönül koymuşlardı. O gece neredeyse tüm ana haberlerin konusu GTP-AK Parti görüşmesi oldu. Kanal D’de Rahmetli Mehmet Ali Birand haberi oldukça detaylı incelemiş ve yaptığı yorumlar ile ertesi gün daha da fazla medya baskısı yaşayacağımızı bize hissettirmişti.

Kapatma davası esnasında Sn. Başbakan ile farklı zamanlarda görüşmelerimiz oldu. Hepsi karşılıklı güvene dayalı ve verimli görüşmeler oldu. Yaz boyunca görüşmelerimize Egemen Bağış da iştirak etmeye başladı.

http://www.medyafaresi.com/haber/12462/guncel-iste-erdoganin-yedek-partisi-akp-kapatilirsa-gtp-hazir.html

AKP hakkında kapatma kararı verilmesi ihtimalinin ağır bastığını gören Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, `yedek parti’ için harekete geçtiği ileri sürüldü. 

Erdoğan’ın hafta sonu Güçlü Türkiye Partisi (GTP) Genel Başkanı Tuna Bekleviç ile Edirne’de bu amaçla görüştüğü belirtildi.  Erdoğan, cumartesi günü AKP Edirne İl Gençlik Kolları kongresine katıldı. 

GTP Genel Başkanı Tuna Bekleviç de AKP’lilerden aldığı davetle Edirne’ye geldi. 

22 Temmuz 2007 seçimlerine katılma hakkı eden ancak bu hakkını kullanmayan GTP’nin Edirneli olan ve seçimde bu ilden bağımsız milletvekili adaylığını koyan Tuna Bekleviç, Erdoğan’la randevu yeri olan Edirne Valiliği’ne gitti. 

Kongre sonrası ilin sorunları hakkında brifing alacağı ve sivil toplum örgütü temsilcileriyle görüşeceği belirtilen Erdoğan da Edirne Valiliği’ne geldi.  

VALİLİKTE BULUŞMA  

AKP’lilerin, Erdoğan’la görüşme randevusu verdiği Tuna Bekleviç binaya gazetecilerin beklediği protokol kapısı yerine, vatandaşların kullandığı kapıdan Edirne Valiliği’ne giriş yaptı. Bir üst kata çıkan Bekleviç, doğruca valilik makamının bulunduğu kata alındı.  

Başbakan Erdoğan ile Tuna Bekleviç, burada bir süre görüştü. Görüşmede, daha önce AKP’ye katılma eğiliminde olan GTP’nin durumu ve AKP’nin kapatılma davasının olası sonuçları ele alındı.  

Erdoğan- Bekleviç görüşmesi uzayınca, kapıda bekleyen Edirne Belediye Başkan Vekili Namık Kemal Döneleken, Edirne Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Ümit Mıhlayanlar, Esnaf Odaları Birlik Başkanı Emin İnağ, Ticaret Borsası Başkanı Mustafa Yardımcı içeri alınmadı. 

Bazı sivil toplum örgütü temsilcileri de Başbakan Erdoğan’la görüşemediklerini söyleyerek valilikten ayrılırken, Bekleviç ile görüşmesini tamamlayan Erdoğan, bazı sivil toplum örgütü temsilcileriyle görüştü.  

BİRLİKTE UÇTULAR  

Başbakan Erdoğan ile GTP Genel Başkanı Tuna Bekleviç, Edirne’den İstanbul’a helikopterle birlikte yolculuk yaptı. Edirne Valiliği’ndeki buluşmadan sonra Tuna Bekleviç, Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala’nın makam otomobiliyle helikopterin bulunduğu Şükrüpaşa Stadı’na gitti. Başbakan Erdoğan da valilikte görüşmeleri tamamladıktan sonra makam otomobiliyle Şükrüpaşa Stadı’na geldi. Erdoğan ve Bekleviç, buradan aynı helikopterle İstanbul’a giderken yol boyu durum değerlendirmesi yaptı.  

BEKLEVİÇ, DOĞRULADI  

GTP Genel Başkanı Tuna Bekleviç, konuya ilişkin DHA muhabirinin sorularını yanıtlarken, Başbakan Erdoğan ile Edirne’de buluştuğunu ve sonra da İstanbul’a birlikte gittiklerini doğruladı.  AKP’nin kapatılması halinde GTP’nin yedek parti olarak bekletilip bekletilmeyeceği konusunda yorum yapmak istemeyen Tuna Bekleviç, “Ülkede yaşanan son siyasi gelişmeleri değerlendirdik. Partiyi kapatıp, AKP’ye katılmamız söz konusuydu. Ama bundan vazgeçtik” demekle yetindi.  

AKP DAVASININ SONUCU BEKLENECEK  

GTP Genel Başkanı Tuna Bekleviç, bir süre önce AKP’nin üst düzey yöneticileri ile görüşmüş ve partiyi kapatarak katılma yönünde fikir alışverişinde bulunmuştu.   Son gelişmelerden sonra Erdoğan’ın, Tuna Bekleviç’ten, GTP’yi kapatmamalarını istediği ileri sürüldü. AKP’lilerin, Anayasa Mahkemesi’ndeki dava sonucunda partilerinin kapatılması ihtimaline karşı GTP’nin `yedek parti’ olacağını söyledikleri belirtildi.

http://www.cnnturk.com/2008/dunya/04/09/herhangi.bir.partinin.yanindayiz/446496.0/index.html

“Herhangi bir partinin yanındayız” 

Güçlü Türkiye Partisi (GTP) Genel Başkanı Tuna Bekleviç, AK Parti’nin kapatılması istemiyle açılan davanın ne yöne gideceğini kestiremediğini belirterek, “Konu demokrasiyse biz herhangi bir siyasi partinin yanında dururuz”dedi. 

Bekleviç, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Edirne’de yaptığı görüşmeye ilişkin Türk basınında çıkan yorumların hatırlatılması üzerine Bekleviç, “Görüşmenin içeriğiyle ilgili bir şey söyleyemeyeceğim” dedi.   

GTP olarak Türkiye’deki son gelişmeleri “endişeyle” izlediklerini kaydeden Bekleviç, “Bu gelişmelerle Türkiye demokrasisi ve kalkınması ile AB hedefi konusunda bir sıkıntının oluşmamasını umut ediyoruz” dedi.   

“Erdoğan’a eleştiriler adil değil”   

Başbakan Erdoğan’a yapılan eleştirileri adil bulmadığını ifade eden Bekleviç, “Tabii bu farklılıklarımız olmadığını göstermiyor. Bizim partimiz ile AK Parti arasında fikir ayrılıkları var. Fakat şu an siyaset arenasında hangi partinin olacağı değil, Türkiye’nin yararına bir sonuca ulaşılabilmesi, AB sürecinin devam edebilmesi önemli” dedi.   

“Türkiye siyaseti son zamanlarda şaşırtıyor ve endişelendiriyor” diyen Bekleviç, “Ama Türkiye siyaset tarihinde böyle siyasi partilerin birbirine yakın pozisyon alması defalarca yaşanan bir şey. Bu bir kez daha yaşanabilir. Artık çok fazla gizlemediğimiz şeyler var. Üzerimize düşen bir görev olursa, Türkiye demokrasisi için bunu yapmaktan mutluluk duyarız” diye konuştu.   

“Daha fazla demokrasi ve özgürlük”   

Bekleviç, GTP’yi geçen yıl kurdukları zaman, “daha fazla demokrasi ve daha fazla özgürlük” talebiyle ortaya çıktıklarını söyledi.   

“Keşke parti kapatmayla ilgili çalışma, daha önceki yıllarda harekete geçirilseydi” diyen Bekleviç, “Mevcut partiler içine baktığımız zaman Türkiye çift partili bir rejime doğru gidiyorsa, sanırım daha fazla demokrat davranışları benimseyen tarafı AK Parti olarak işaret etmek çok yanlış olmayacaktır. Özellikle azınlık vakıfları için yapılan çalışma çok uzun yıllardır Türkiye’de yapılmayan bir çalışmaydı. Daha muhafazakar olmakla suçlanan bir parti, böyle bir çalışmayı çıkarıyor. Çok önemli bir gelişme” dedi. 

Çok kısa süre içerisinde oldukça yersiz yakıştırmalar yapılmaya başlandı. Şüphesiz bunlardan en can sıkıcı olanı Vural Savaş’ın hiç bir temele dayanmayan yazısıydı. Arkadaşlarımız hemen dava açmamızı önerdiler. Ben de “onu milletin vicdanına bırakalım” dedim.

http://www.guncelmeydan.com/pano/vural-savas-tuna-beklevic-ajan-t16986.html 

Güçlü Türkiye Partisi Genel Başkanı Tuna Bekleviç’e “ajan” suçlaması.   

Yargıtay Onursal Başsavcısı ve Sözcü Gazetesi yazarı Vural Savaş,   Bugünkü köşesinde Bekleviç hakkında bazı iddialarda bulundu.   

Savaş, “Kaan Turhan 2006 yılında yayınlanan ‘Sivil Casus’ adlı eserinde Bekleviç üzerinde özellikle durmuştur” dedi.  

Yargıtay Onursal Başsavcısı ve Sözcü Gazetesi yazarı Vural Savaş, Güçlü Türkiye Partisi genel başkanı Tuna Bekleviç’le ilgili yazılan bir kitabı köşesine taşırken, ‘Sivil Casus’ iddialarını gündeme getirdi.  

Son günlerde adı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la birlikte anılmaya başlayan Tuna Bekleviç, geçtiğimiz genel seçimde Edirne’de bağımsız aday olmuş ve 600 oy almıştı.   

Bekleviç, seçimden sonra Edirne’ye bir daha gelmemiş ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Edirne ziyareti sırasında gizlice gelerek, Başbakan’la görüştüğü ileri sürülmüştü. Vural Savaş, Sözcü Gazetesinin bugünkü sayısında yayınlanan köşe yazısında, kapatma davasının sonucundan önce AKP’nin kendini feshedeceğini ve mallarıyla birlikte Güçlü Türkiye Partisi’ne katılacağının konuşulduğunu bildirdi.   

Savaş, köşesinde Kaan Turhan tarafından 2006 yılında yayınlanan ’Sivil Casus’ adlı kitabında Tuna Bekleviç hakkında suçlamalarda bulunduğunu ifade ederken, bu konuda şunları yazdı: “Kaan Turhan, Türkiye Cumhuriyeti’nin çökertilmesi ve paramparça edilmesi için ülkemizde faaliyet gösteren bazı sivil toplum örgütlerinin maskelerini düşürmek için yazdığı ve 2006 yılında yayınlanan ‘Sivil Casus’ adlı eserinde, Tuna Bekleviç üzerinde özellikle durmuş ve şu bilgileri vermişti.  

Tuna Bekleviç, parti kurmadan önce Saros’tan destek gören İstanbul Bilgi Üniversitesi Proje Geliştirme Bölümü Başkanlığı ve sonradan Anadolu Gençlik Liderleri adını alan Ekonomistler Platformu Başkanlığı da yapmıştı”. Kitaptan önemli bölümleri köşesine taşıyan Vural Savaş, Bekleviç’in 3 Haziran 2005 tarihinde Kürt gruplarla görüşmek için Irak’a gittiğini, ABD’li yöneticilerin de AKP’nin kapatılması halinde Güçlü Türkiye Partisi ile birleşme konusunda Bekleviç’e görüş ilettiklerine yazısında geniş bir şekilde yer verdi.

Bu medya baskısı 6 ay boyunca sürdü. Bu 6 ay zarfında basına hiç bir mülakat vermedik. Sonunda Anayasa Mahkemesi kararını açıkladı ve partinin kapatılmayacağına hükmetti. Kararı evimizde partimizin Genel Başkan Yardımcısı Göksel Akman ile birlikte televizyondan izledik. Bu karar ile üzerimizdeki medya baskısı bitti. Bu süre zarfında bir çok arkadaşımız AK Parti’ye katılmıştı. Ortada bir pazarlık veya bir beklenti olmadığı için katılımlar esnasında hiç bir pozisyon konuşulmadı.

Kapatma davasının sonucunun açıklanması sonrasında Sn.Başbakan ile gerçekleştirdiğimiz ilk görüşme oldukça neşeli geçti. Sn.Başbakan gergin ve zor günleri geride bırakmış ve geleceğe çok daha güvenle bakıyordu. Ben yine de temkinli davranmamızın yararlı olacağını düşünüyordum. Diğer arkadaşlarımız zaten partiye katılmışlardı. Ben bir süre daha partinin başında kalmaya karar verdim.

2010 Referandumu

12 Eylül’ün yıl dönümünde Türkiye referandumu oyluyordu. Bir çok arkadaşımız AK Parti’ye katılmıştı. Biz bir kaç kişi hala GTP’de görev alıyorduk. Referandum konusunda “yetmez ama evet” dedik. Gerekçelerimiz çok karmaşık değildi. Biz özgürlükler alanını genişleten ve demokratikleşme konusunda atılan her adımın yanında olacaktık. Referandum döneminde gerçekten çok ciddi bir çalışma takvimi uyguladık. AK Parti ile GTP’nin sahada güzel bir uyumu vardı. AK Parti teşkilatları kendi alanlarında çalışırken biz gençlik tarafında kahvehane ziyaretleri, ev ziyaretleri, salon toplantıları ve internet üzerinden örgütlenerek ciddi programlı bir çalışma uyguladık. Bu çalışma esnasında Egemen Bağış ile sürekli bir dirsek teması gerçekleştiriyorduk. Bir çok konuda kendisinin fikirlerine de danışıyor istişarelerde bulunuyorduk. O dönemde Türkiye Gazetesi’nde yazı yazıyordum. 12 Eylül öncesinde de pozisyonumuzu ve gerekçelerimizi alttaki şekilde kaleme almıştım.

Referanduma giden yolda gençliğin kararı

http://www.turkiyegazetesi.com.tr/tuna-beklevic/452348.aspx

Bu köşeden defalarca anayasanın değişmesi gerektiği konusunda fikir paylaşımında bulunduk. 1982 anayasası Türkiye’yi geleceğe hazırlayamaz. Çünkü bu anayasa bir toplumsal uzlaşı belgesi değil, devleti “efendi” halkı “kul” gören ve sadece kendisini koruyan bir yaklaşım ile demokratikleşme sürecinde ayak bağı haline gelmiştir. Dolayısıyla 12 Eylül’de sandığa gidildiğinde bir tercih ile karşı karşıya kalacağız.  21. yüzyılda Türkiye’nin modern ve demokratik bir yapıya kavuşmasına en önemli ayak bağı olan darbe ürünü bir anayasanın yasakçı hüviyetinin azaltılarak sivilleşmesi yönünde atılan her türlü adımı destekleyecek miyiz? Yoksa desteklemeyecek miyiz?  

Millet iradesinin ve demokrasinin, askerî vesayetin ve jüristokrasinin önüne geçmesini istiyor muyuz? Yoksa istemiyor muyuz?  

Adalet duygusunu kaybetmiş milletlerin sonu anarşi ve kaostur. Yargıdaki ideolojik ve elitist bakış açısının kırılması, adli mekanizmadaki kast sisteminin değiştirilmesi, prestijini tamamen kaybeden bir yargı yerine herkese adalet dağıtabilecek ve itibar sahibi bir yargı istiyor muyuz? Yoksa mevcut sistem bizim için yeterli mi?  

Darbeleri önceden haber alabilmek ve halk adına halka rağmenci despotizmi zamanında fark edip yargılayabilmek istiyor muyuz? Yoksa istemiyor muyuz?  

Devlet merkezli değil, millet merkezli bir sürecin yolunun açılmasını istiyor muyuz? Yoksa istemiyor muyuz?  

Rejim üzerinden değil, hukuk üzerinden adalet bulmak istiyor muyuz? Yoksa istemiyor muyuz?  

Militarizmin duvarından bir taş alıp sivil demokrasinin yolunu inşa etmek istiyor muyuz? Yoksa istemiyor muyuz?  

Türkiye’nin genç nesli, karar sizin!  26.6.2010

Bekleviç ‘Evet’ Dedi 

Güçlü Türkiye Partisi (GTP) Genel Başkanı Tuna Bekleviç, 12 Eylül tarihinde yapılacak olan referandumda ‘evet’ oyu kullanacaklarını söyledi. Başkan Bekleviç, “Hükümete destek anlamında değil, geleceğimiz için ‘evet’ diyoruz” dedi.  

Muş ve Bitlis illerinde teşkilat çalışmalarından sonra Diyarbakır’a gelen GTP Genel Başkanı Tuna Bekleviç, İHA’yı ziyaret etti. Genç bir parti olduklarını ve gençlerle yola çıkmayı amaçladıklarını belirten Bekleviç, herkesi referandumda ‘evet’ oyu kullanmaya çağırdı. 

Anayasa değişikliğini içeren referandumun Türkiye’nin geleceği açısından önemli olduğunu aktaran Bekleviç, “Referandum konusunda AK Parti’den bile etkin çalışmalar yapıyoruz. Özellikle gençleri referandumda ‘evet’ oyu kullanmaya davet ediyoruz. Bu çağrımız hükümete destek amaçlı değil. Geleceğimiz açısından önemli bulduğumuz için bu çağrıyı yapıyoruz” şeklinde konuştu.   

BİN GENÇ ANADOLU YOLLARINDA  

GTP Genel Başkanı Bekleviç, yaklaşık bin gencin bu yaz sıcağında Anadolu’nun ilçe, köy ve mezralarını dolaşarak partiyi ve referandumun önemini anlattıklarını söyledi. Partilerin büyük bir kesiminin ‘hayır’dan yana tavır aldıklarını ve meydanlarda hayır için mücadele ettiklerini aktaran Başkan Bekleviç, “Bin civarında genç arkadaşımız bugün Anadolu yollarında. Köy, mezra ve ilçelerde yoğun bir çalışma yürütüyorlar. Hem partimizi anlatıyorlar hem de referandumun önemini anlatıyorlar. Daha çok demokrasi ve özgürlük için halkı ‘evet’ kullanmaya davet ediyorlar. Buradan bir kez daha çağrıda bulunuyorum. Gençlerimizin oy kullanması lazım. Türkiye’nin geleceğini etkileyecek bu referanduma gençler ilgisiz kalmasın” diye konuştu.  Başkan Bekleviç, 12 Eylül tarihinde yapılacak olan referandumda ‘Evet’ çıkması durumunda da parti olarak yeni bir anayasa taslağı üzerinde çalışmalarını sürdüreceklerini kaydetti. Anadolu’da saha çalışmasının yanısıra internette de referandum için çalışmalarını sürdürdüklerini ve yaklaşık 10 bin insanın örgütlendiğini anlatan Bekleviç, çalışmalarını aralıksız sürdürdüklerini ifade etti. CHP’nin seçim barajının düşürülme teklifine olumlu baktıklarını belirten Bekleviç, fikrini söylediği için eleştirilen Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir hakkında da görüşlerini açıkladı. Başkan Bekleviç, “Baydemir’in söylemlerinden dolayı siyasi lince maruz kalması doğru değil. Her insan fikrini söylemelidir. Şiddete başvurmadan fikrini söyleyen insanlara linç girişimi olmamalı” ifadelerini kullandı. 

Bağış, Bekleviç’i kabul etti. 

İSTANBUL (A.A) – 17.08.2010 

http://t24.com.tr/haber/bakan-bagis-anayasa-paketinde-esiklikler-olabililir-istanbul-aa/91960

Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, 12 Eylülde halk oyuna sunulacak olan anayasa değişiklik paketinin bugüne kadar yapılan en kapsamlı değişiklik paketi olduğunu belirterek, ”Nereden bakarsanız bakın bugünden çok daha demokratik, çok daha çağdaş ülke konumuna geçmemiz sağlanacaktır. Eksikleri olabilir ama onları da zaman içerisinde hep birlikte iktidar muhalefet el ele vererek tamamlayacağız” dedi.  

Bağış, Güçlü Türkiye Partisi (GTP) Genel Başkanı Tuna Bekleviç ve beraberindeki heyeti, Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Ortaköy Ofisi’nde kabul etti. 

Egemen Bağış, görüşmeden önce basın mensuplarına yaptığı açıklamada, GTP’nin Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) üyelik sürecine destek verdiğini ve Türkiye’nin AB’nin tam üyesi olarak dünya medeniyetine çok önemli katkılar vereceğine inanan bir parti olduğunu söyledi. GTP’nin son dönemde Türkiye’nin AB standartlarında bir ülke olabilmesi için çok önemli bir süreç olan anayasa değişiklik paketi konusunda da çok aktif çalışmalar içinde bulunduğunu anlatan Bağış, bu partinin referandumda ”Evet” oyu verilmesi için çağrıda bulunduğunu ve Türkiye’nin farklı illerinde bu konuda çalışmalar yaptıklarını belirtti. 

”GTP’nin bu pakete desteği de gösteriyor ki; bu paket herhangi bir siyasi partinin paketi değildir, herhangi bir seçimle de alakalı değildir” diyen Bağış, normal şartlarda rakip de olabilecekleri bu partiyle bugün Türkiye için el ele verdiklerini ifade etti. Bağış, konuşmasını şöyle sürdürdü:  ”Bu pakete ‘Hayır’ demenin bu ülkeye kazandıracağı hiçbir şey yoktur ama ‘Evet’ demenin çok şeyi vardır. ‘Evet’ demekle bu ülkede memurlara toplu sözleşme hakkı verilecektir. ‘Evet’ demekle kamu denetçiliği kurumu kurulacaktır. Fişleme son bulacaktır. Keyfi disiplin cezalarına son verilecektir. Kişisel verilerin korunması sağlanacaktır. Anayasa Mahkemesine bireysel başvurunun önü açılacaktır. Yüksek Askeri Şura kararlarının yargıya götürülmesinin önü açılacaktır. Bugüne kadar yapılabilmiş en kapsamlı anayasa değişiklik paketidir. Nereden bakarsanız bakın bugünden çok daha demokratik, çok daha çağdaş ülke konumuna geçmemiz sağlanacaktır. Eksikleri olabilir ama onları da zaman içerisinde hep birlikte iktidar muhalefet el ele vererek tamamlayacağız.” GTP mensuplarının bunu gözlemlediklerini ve Türkiye’nin dört bir yanında toplantı düzenlediklerini, en son Diyarbakır’da yaptıkları toplantıyı takip etme imkanı bulduğunu kaydeden Bağış, Türkiye’nin AB sürecine ve bu süreçte çok önemli olan referandum kampanyasına destek verdikleri için Genel Başkan Tuna Bekleviç ve partililere çok teşekkür etti. 

-BEKLEVİÇ’İN DEĞERLENDİRMESİ- 

GTP Genel Başkanı Tuna Bekleviç de TBMM dışında kalan bir muhalefet partisi olduklarını dile getirerek, ancak muhalefet partisi olmanın her şeyi eleştirmek anlamına gelmediğini, iktidarın yanlışlarını eleştirirken doğru buldukları tarihi adımları desteklemeyi de görev bildiklerini belirtti. GTP Genel Başkanı, ”Anayasa değişiklik paketini Türkiye’nin kılcal damarlarına yapılmış olan bir demokrasi aşısı olarak görüyoruz” dedi. Bekleviç, kendilerinin bu pakete destek vermesinin diğer siyasi partilerin önünü açacağını küçük ya da büyük tüm siyasi partilerin bu pakete ”Hayır” oyu vermenin manasız olduğuna kanaat getirmesine yol açacağına savundu.

Demokratikleşme adına atılan her adımı destekleriz    

http://www.turkiyegazetesi.com.tr/Genel/a459003.aspx

Bekleviç: Evet dememizin sebebi hükümeti desteklemek değil, Türkiye’nin demokratikleşmesine katkı sağlamak.  

GTP lideri Bekleviç, Numan Kurtulmuş ile görüştü.   

Güçlü Türkiye Partisi (GTP) Genel Başkanı Tuna Bekleviç, “Demokratikleşme adına tek bir adım dahi atılıyorsa buna destek olmamız gerektiğine inanıyoruz” dedi. Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’la bir araya gelen GTP Lideri Bekleviç, anayasa değişikliklerine ilişkin referandumda “evet” oyu kullanacaklarını belirterek, bu sebeple Kurtulmuş ile referandum süreciyle ilgili ortak bir çalışma yapıp yapamayacaklarını ele aldıklarını belirtti. Bekleviç, “evet” demelerinin sebebinin hükümeti desteklemek değil, Türkiye’nin daha demokratikleşmesine katkı sağlamak olduğunu ifade ederek, “Mevcut Anayasa değişikliği bizim beklentilerimizi tam olarak karşılamıyor ama demokratikleşme adına tek bir adım dahi atılıyorsa buna destek olmamız gerektiğine inanıyoruz” diye konuştu. Siyasetin, Anayasa değişikliğini birkaç partinin değil, tüm Türkiye’nin meselesi gibi ele alması gerektiğini belirten SP Lideri Kurtulmuş ise, “Bir ülkenin vatandaşları kendi ülkelerinin tapusunu ancak Anayasalarını kendi yaparlarsa üzerlerine geçirir. Onun için bu süreci, Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından anlamlı görüyoruz. Türkiye’nin demokratikleşmesi yolunda önemli bir adım oluşturduğu için Anayasa teklifi yeterli olmasa da evet diyoruz” dedi. 

Referandumun sonucu “evet” oldu. Referandum sonrasında fikirlerine kıymet verdiğim bir ağabeyim olan Mücahit Arslan ile karşılaştığımda “iyi bir çalışma oldu. Hayırlı bir sonuç aldık.” dediğimde “biz pek hissetmedik” şeklinde şaka ile karşılık bir yanıt verdi.

Bu yanıttan çok kırılmıştım. Yıllar sonra bile bu sözünü hatırlıyorum. Neticede niçin güzel bir söz beklediğim konusunda kendime kızmıştım. Biz bir beklenti ile pozisyon almamıştık. Bizim “evet” gerekçelerimiz vardı. Türkiye için “Evet” demiştik.

Türkiye’nin geleceğine inandığımız için “Evet” demiştik. Kim ne demiş o herkesin kendi fikriydi.

Biz bize düşeni en iyi şekilde gerçekleştirmiştik. Sonuçta Türkiye kazanmıştı.

Saadet Partisi’nde olaylar Numan Kurtulmuş ve Tuna Bekleviç görüşmesi

O dönemde Saadet Partisi ayakta kalmaya gayret ediyordu. Birçok benzer pozisyonumuz vardı. GTP’nin Genel Başkan Yardımcısı ve yakın çalışma arkadaşlarımdan İdris Kardaş’a bir görüşme organize etmemizde yarar olabilir dedim. Özellikle referandum konusunda aynı pozisyonu almıştık. Her iki parti olarak “Evet” diyecektik. Konu hakkında hem niyetimizi tekrar kamuoyuna hissettirebilmenin hem de farklı siyasi partilerin birlikte durabildiğine dair bir mesaj verebilmenin yararlı olacağına inanıyordum. İdris Kardaş ilgili görüşmeyi hemen organize etti. Partimizden bir heyet ile Saadet Partisi’ni ziyaret ettik.

Olayların ardından Kurtulmuş – Güçlü Türkiye Partisi flörtü 

http://www.ajans5.com/detay/2010/08/31/numan-kurtulmus-guclu-turkiye-partisi-flortu.html

Saadet Partisi’nde yaşanan olayların ardından parti içinde kongrenin yenilenmesi için baskıların günden güne arttığı alınan bilgiler arasında. Özellikle Erbakan’ın TV5 ekranlarında yaptığı konuşmasının ardından teşkilat tabanının kongre talebi daha da yükseldi.  Kurtulmuş yapılacak olan yeni kongrede Genel Başkan adayı gösterilmezse ya da Erbakan’ın listesinin karşısında bir liste çıkarma durumunda siyasi hayatı için alternatif yollar arayışı içine girecek.  Ali Bulaç yazdığı bir yazıda ilginç iddialar ortaya atmıştı. Bulaç yazısında AKP’nin başına Kurtulmuş’un geçeceğini savunmuştu. Böyle bir senaryo Ankara kulislerinde sıkça konuşuluyor.  

Ankara kulislerinde bugünlerde ise Kurtulmuş ile Bekleviç görüşmesi gündemi meşgul ediyor.Kurtulmuş ile Bekleviç Saadet Partisi İstanbul İl Başkanlığı’nda bir araya gelerek referandum hakkında açıklamalarda bulundular.  

Referandum açıklamasının ardından basına kapalı görüşmede Kurtulmuş-Bekleviç ikilisi olası bir kongrede Kurtulmuş kaybederse siyasi hayatına nasıl devam edeceği konusunda görüşme yaptığı iddia ediliyor.    

Güçlü Türkiye Partisi’nin Kurtulmuş’a ilgisi: Güçlü Türkiye Partisi Genel Başkanı Tuna Bekleviç’in daha önceden de Saadet Partisi İstabul İl Başkanı Erol Erdoğan ile defalarca bir araya geldiği alınan bilgiler arasında. Tuna Bekleviç ise partisinin ismini duyurmak için elinden geleni yapıyor. Güçlü Türkiye Partisi Saadet Partisi’nde yaşanan iftar krizinin ardından hızlıca taziye gibi bir destek mesajı yayınladı. Güçlü Türkiye Partisi sanki Saadet Partisi ile söz birliği yapmış gibi açıklama yaptı.  

İşte o mesaj:  İlerleme yönünde atılan yeni adımların bu tür sancılara yol açabileceğini belirten Bekleviç o parti veya bu parti farketmez demokratik süreçlerle başa gelmiş tüm siyasi liderlerin bu tür demokrasi dışı hareketlerle yıpratılmaya çalışılmasının doğru olmadığını ifade etti  Numan Kurtulmuş, Mehmet Bekaroğlu, Erol Erdoğan bir araya geliyor  Erbakan’ın açıklamasının ardından parti içinde büyük bir huzursuzluk olduğu ve parti tabanının kongre yapılması için yönetime baskı yaptığı alınan bilgiler arasında.  

Ankara kulislerinde bu iddia çokca konuşuluyor. Kurtulmuş olası kongrede kaybederse siyasi hayatına şöyle devam edecek. Saadet Partisi’nden istifa edecek ve istifa sebebini Milli Görüş’ün kendisini anlamadığını ve mağdur olduğu iddiasına dayandıracak ve bu şekilde gideceği partiye hazır taban götürecek. 

Geçtiğimiz yıllarda alınan seçim sonucunun ardından Saadet Partisi’den başta Numan Kurtulmuş olmak üzere Erol Erdoğan ve Mehmet Bekaroğlu istifa ederek yeni parti kurma çalışmalarına başlamışlardı. Kuracakları yeni partinin misyonunu da Solcu-Müslüman olarak belirlemişlerdi.Fakat bu üçlü aynı heyecanı kendi aralarında yakalayamadıkları için parti kurmaktan vazgeçmişlerdi.  Eğer Numan Kurtulmuş olası kongrede kaybederse Erol Erdoğan ve Mehmet Bekaroğlu ile birlikte Güçlü Türkiye Partisi’ne katılacak. 

Güçlü Türkiye Partisi acilen kongreye götürülecek ve Numan Kurtulmuş Güçlü Türkiye Partisi Genel Başkanı olacak. Genel Başkan yardımcıları ise Tuna Bekleviç, Erol Erdoğan ve Mehmet Bekaroğlu etrafında şekillenecek.  

Güçlü Türkiye Partisi’nin misyonu ise her kitleyi kapsayan söylemlerden oluşturulacak. Parti söylemleri siyasal İslam ve anti kapitalizm üzerinde şekillenecek. Özellikle anti Amerikancı Müslümanların ve Solcuların oylarına talip olunacak.  Merkez parti çalışmalarına son sürat devam edilecek. Partinin fikir babaları Mehmet Ağar’ın ve Süleyman Demirel’in danışmanlarından seçilecek. Özellikle bu iki isme yakın durulacak.  

AKP’ye alternatif yollar denenilecek. Recep Tayyip Erdoğan’ın Köşk’e çıkması durumunda zihinlerde boşalacak olan oylar kapılmaya çalışılacak. Bunun içinde AKP’ye yakın söylemlerde bulunulacak. Merkez parti oluşturulacak. Saadet Partisi’nde parti tabanının ise ikinci bir ayrışmaya meyil vermeyeceği, eğer Numan Kurtulmuş istifa ederse bile partiden ayrılmayacağı alınan bilgiler arasında.

Referandum ile ilgili Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş ile gerçekleştirdiğimiz görüşme sonrasında ortalık bir anda karıştı. Saadet Partisi içerisinde yaşanan ciddi fikir ayrılıkları bizim görüşme ile birlikte ortaya çıkmıştı. Bizim görüşme her ne kadar sadece referandum gündemli olsa da bir anda konu Numan Kurtulmuş’un GTP’ye geçeceği iddialarına dönüşmüştü. Hatta aynı gece Numan Bey’in katıldığı bir iftar programında münakaşa çıkmış, kendisine geçmiş olsun dileklerimizi iletmiştik. Bu olaydan yıllar sonra Numan Kurtulmuş’ta AK Parti’ye katılmıştı. Katılım sonrasında Genel Başkan Yardımcılığı’na kadar yükseldi.

2011 Genel seçimleri

2010 yılı Kasım ayında Sn.Başbakan ile Ankara’da konutunda bir görüşme gerçekleştirdik. Hem son siyasi gelişmeleri hem o dönemde gündemde olan Ermenistan ile Türkiye arasında sınır kapısının açılması ile ilgili çalışmaları değerlendirdiğimiz toplantı sonrasında Edirne ile ilgili bazı sorular sorması önümüzdeki genel seçimlerde bana görev verebileceği hissiyatı uyandırdı. Kaldı ki benim de toplantı amacım genel seçimlerde bir görev talep etmekti. Sayın Başbakan özetle bana “Edirne’ye gidip çalışmalarına başla” dedi.

2011 ile birlikte adaylık süreci başladı. Gerekli başvuruları gerçekleştirerek Edirne’ye geçtim. Zaman zaman grup toplantılarına gelip Ankara’daki süreci takip etmeye çalışıyordum fakat Ankara’daki adaylık süreçlerine çok fazla dahil olmak istemiyordum. Bu çerçevede Sn. Başbakan’ımız kadar Egemen Bağış’ın da oldukça katkısı oldu.

Tam bu süreçte Edirne için talihsiz bir gelişme yaşandı. Nüfus sayımından ötürü Edirne’nin milletvekili sayısı dörtten üçe düştü. Bu da tüm sıralamalar konusunda sıkıntı yarattı. Edirne’de temayül yoklaması, genel merkezde aday mülakatları derken 11 Nisan tarihinde Dr. Mehmet Müezzinoğlu birinci sırada, ben ikinci sırada, Fatma Aksal hanımefendi de üçüncü sırada milletvekili adayı olarak açıklandı.

Edirne’nin şaşırdığı, birinci sırayı beklediğimden ötürü bende hayal kırıklığı yaratan, bu sıralama daha sonra Dr. Mehmet Müezzinoğlu’nu tanımam ile birlikte avantaja dönüşen bir süreç halini aldı. Gerçekten eğer Mehmet Bey ile çalışma imkanı bulamasaydım bu güne kadar siyasette edindiğim tüm tecrübeler önemli ölçüde eksik kalacaktı.

Mehmet Bey’in teşkilat dinamiklerine verdiği değer, halkla samimi ilişkisi, toplum karşısındaki tecrübesi ve siyasi kampanya konusundaki deneyimleri bana çok değer kattı. Adaylık sürecinde bir adaydan çok okula giden birer öğrenci gibi çalışıyorduk. Mehmet Bey organize ediyor biz uyguluyorduk. Gerçekten muazzam bir çalışma yürüttük. Ne ben ne de Fatma Aksal sıralamamızdan ötürü bir adım geriye atmadık. Mehmet Bey Edirneli değildi. Bu açığı biz kapatmaya gayret ediyorduk. Köylerde, kırsalda ve kahvehanelerde ben daha fazla mücadele ediyordum. Fatma Hanım da daha çok Keşan bölgesinde çalışmalarını yoğunlaştırıyordu. Yerel teşkilatımızda İstanbul mantığı ile harmanlanan bu hızlı çalışma temposuna ayak uydurmaya çalışıyordu.

2007’de bağımsız aday olduğum kampanya esnasında da çok çalışmıştık. Edirne’yi tüm köyleri ile çok iyi tanıyorduk. Her köyde, her kahvede bir tanıdığımız arkadaşa rastlıyorduk. Fakat 2011 kampanyasında teşkilat dinamiklerini anlama imkanı bulduk. Teşkilatımızda gerçekten çok kıymetli dostlarımız oldu. Tanıştığımız herkes ile dostluğumuzu sürdürdük. Bunun en iyi kanıtının 2013 yılı sonunda Edirne Belediye Başkanlığı için teşkilat içerisinde gerçekleştirilen fakat sonucu kamuoyuna açıklanmayan, maalesef bizim de genel merkez kaynaklarından sonucu öğrendiğimiz, temayül yoklaması sonuçları oldu. 2013’te gerçekleştirilen temayül yoklamasında partililer sahip çıkmıştı. Gerçekleştirilen tüm temayül yoklamalarının kamuoyuna ilan edilmesinin daha isabetli olacağına inanıyorum. Netice olarak 2011 seçimleri beni meclise göndermedi fakat teşkilat bizi kabullendi.

Zaman çok hızlı geçti. Bu çalışmalar sonrasında Edirne genelinde 47 bin olan oy sayımız 80 bini aştı. Neredeyse iki katına yaklaşan bir oy artışı sağlamış olmamıza rağmen Edirne’den bir milletvekili çıkarttık ve biz seçilemedik.

2007’den bu yana Edirne’nin 248 köyüne gidiyor, ilçe merkezleri, kahvehaneler, evler derken binlerce dostumuz ve arkadaşımız vardı. 2011 seçimlerindeki yoğun çalışma bu dostlukları daha da pekiştirdi. Daha da güçlendirdi. Artık siyasi hayatımın merkezinde Edirne’nin yeri İstanbul’un önüne geçmişti. Ayrılmam pek mümkün olmuyordu. Annem, babam ve neredeyse tüm akrabalarım zaten nesillerdir Edirne’de yaşıyordu. Kısa süre sonra kızımda Edirne’de okula başlayacaktı. Ben haftanın yarısı İstanbul’da olsam da artık tüm aile Edirne’deydi.

Bekleviç, neden AK Parti’den aday oldu, beklentileri neler?  

Yazarımız Cengiz Koyuncu, AK Parti Edirne milletvekili adayı Tuna Bekleviç ile adaylığını ve sonrasını görüştü. 13.04.2011 

http://www.haberx.com/beklevic_neden_ak_partiden_aday_oldu_beklentileri_neler(17,n,10643818,531).aspx

Cengiz Koyuncu (HaberX) 

Konuğum, Ak parti Edirne Mv.Adayı  Sayın Tuna Bekleviç.  

Adaylığının Edirne 2.sıradan açıklanmasının hemen ardından ismi basında ve kulislerde çok konuşulan bir isim haline gelen Sayın Tuna Bekleviç ile hem kendisini daha yakından tanımak için, hem de adaylığına uzanan süreci söyleştik.     

-Sayın Bekleviç, yeni dönemde hizmete talip olarak aday adayı oldunuz ve bu talebiniz Ak Parti yönetimi tarafından da olumlu bulununca, Edirne 2.Sıradan Mv.Adayı gösterildiniz. Öncelikle tebrik ediyor başarılar diliyorum. 

Söyleşimize ‘’Aday olduğunuzda neler hissettiniz ?’’ sorusuyla başlamak isterim.  

Bir Edirneli olarak 92 yıl Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik yapan Edirne’den aday olmak beni çok heyecanlandırdı. Aynı zamanda da çok sevindirdi.     

-Aday gösterilmeniz sizin için süpriz oldu mu ? Aday gösterileceğinizden emin miydiniz ?  

Edirne’de hepsi birbirinden değerli aday adayları bulunuyordu. Diğer aday adaylarımız gibi hepimizin gönlünde aday olmak yatıyordu. İsmimi listede görünce çok sevindim. Başbakanımızın çok ince detayları değerlendirdiğini düşünüyorum. Listemizde ilk sıraya son derece deneyimli bir siyasetçi Mehmet Müezzinoğlu’nu tercih etmesi Edirne için ciddi bir kazanımdır. Genç bir siyasetçi olarak benim adıma da bir fırsattır. Üçüncü sırada da Keşan’dan bir hanımefendinin yer alması tüm dengelerin gözetildiğini hissettiriyor.      

-İsminizi adaylar arasındaki gençler kategorisinde değerlendirmek mümkün, 1977 doğumlu olduğunuzu biliyorum, genç yaşta bu denli ciddi bir sorumluluğa talip olmanın sizin açınızdan ne gibi avantaj ve dezavantajları olabilir ?  

Partimizde genç yaşta ciddi başarılar elde etmiş isimler var. Egemen Bağış, Ali Babacan, Mehmet Şimşek ve Suat Kılıç gibi tek nefeste sayabileceğim ilham alınabilecek başarılı örnekler bulunuyor. Bende her biri farklı alanlarda faaliyet gösteren üç ayrı sivil toplum örgütü ve bir siyasi partinin genel başkanlığını üstlendim. Bu süre zarfında deneyim elde ettiğimi düşünüyorum.     

-Tam olarak ne zaman ve neden Ak Parti den aday adayı olmaya karar verdiniz ?  

Biz partiyi kurarken demokratikleşme sürecini Türkiye’nin tüm kılcal damarlarına yaymak istiyorduk. Güçlü Türkiye’nin milleti merkezine alan yeni bir anayasa ile mümkün olacağına inanıyorduk. 10 yılı aşkın süredir binlerce genci 2023’te Güçlü Türkiye hedefi çerçevesinde siyasete kazandırmak istedik. Bugün Sayın Başbakan’ımızın açtığı vizyon zaten kendisini demokrat olarak tanımlayan tüm gençleri kapsayan kapsamlı bir vizyondur. Ben sadece aday olmak için değil geleceğimizin değerlerin bu partide olduğuna inandığım için ben de varım dedim. Adaylık süreci bu uzun yolculuğun sadece başlangıcıdır.     

-Peki herkesce malum siyasi biyografinizde bir süre öncesinde sizi GTP (Güçlü Türkiye Partisi) Genel Başkanı olarak hatırlıyoruz.  Buna dair bir kaç sorum da olacak, Sayın Bekleviç, GTP halen faal bir parti midir şu anda?  

Güçlü Türkiye Partisi aktiftir.     

-Sayın Başbakan ile GTP kuruluşu sırasında ve / veya öncesinde bir tanışıklığınız yada teşviki mesainiz oldu mu?  

Forum İstanbul Hedef 2023 isimli bir toplantı serisinin açılış konuşmaları esnasında Başbakanımızla tanışma imkanımız oldu. Bende ilgili toplantıda 2023’te Güçlü Türkiye isimli bir konuşma gerçekleştirmiştim. Konuşmam akabinde Başbakanımızın incelik göstererek şahsımı tebrik etmesi beni çok onurlandırmıştı. Başbakanımızın konuşmasından da son derece etkilenmiştim.  İkinci görüşmemiz 2006 yılında kaleme aldığım “2023” isimli kitabı ayaküstü kendisine takdim etme fırsatı bulduğum zamandı.     

-Ak Parti saflarına katılmaya karar verirken yakın çevrenizden nasıl bir tepki aldınız ? Destek mi oldular yoksa olumsuz tepki mi verdiler?  

Türkiye’nin süratle iki partili bir yapıya dönüştüğüne inanıyorum. Böyle bir zeminde bir yanda Ergenekon sanıklarını meclise taşımaya gayret eden bir siyasi partiyi görünce Sayın Başbakanımızın demokratikleşme mücadelesinde yanında olmanın her demokrat gencin bir sorumluluğu olduğuna inanıyorum. Yakın arkadaşlarım ve ailemde bu gerçeği gördüklerinden ötürü kararımı son derece desteklediler.     

-Ak Partiye projelerinizle ve yeni çözüm önerilerinizle mi katıldınız ? Öncelikle Edirneli seçmenlerinize ve tabii ki bununla birlikte diğer illeri de kapsayan seçim vaatlerinizden ve projelerinizden bahseder misiniz?  

Özellikle Edirne ile ilgili birçok somut projemiz var. Ben özellikle yaşıtlarımın istikballerini Edirne dışında aramasından çok rahatsız oluyorum. Bu konuda çalışmalar yapmak, gençlere iş imkanları yaratacak projeleri kolaylaştırmak istiyorum. Bu doğrultuda Edirne’yi bir cazibe haline getirecek eğitim ve ticaret alanında projeleri hayata geçirmek için çalışacağız. Bu konuda kampanya döneminde birçok sürpriz proje lanse edeceğimizi düşünüyorum.     

-Son olarak, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt hakkında, suç duyurusunda bulunduğunuzu hatırlıyorum. Bu duyuru sonrasında neler yaşadınız ? Olumlu ya da olumsuz tepkiler aldınız mı? Bu suç duyurusu sonrasında aslında yargılanamayacağını bildiğiniz halde, suç duyurusunda bulunmakla neyi amaçlamıştınız ?  

Öncelikle bu konuları artık özgürce konuşabiliyor olmamızı AK Parti’ye borçlu olduğumuzu düşünüyorum. 2006 yılında demokratikleşme sivilleşme gibi değerler insanların endişelendiği ve dokunmak istemediği konulardı. Biz bu alanda çok mücadele ettik. Bizden sonra çok davalar açıldı. O günleri bizzat yaşayan ve şahit olan kesimlerin bugün Ergenekon sanıklarını aday göstermesini anlamakta güçlük çekiyorum. Ben oligarşik bürokrasinin demokratik siyaset kurumunu boğmaya çalıştığı her an dik durmaya gayret ettim. Bu duruşumu hep muhafaza edebildiğimi düşünüyorum. Kendisini demokrat olarak tanımlayan herkes çözümü sandıkta araması gerektiğini düşünüyorum.

Başkanlık sistemi tartışmaları

Başkanlık sistemi tartışmaları 2011 sonunda tekrar canlanmıştı. Toplumsal meselelere ilgi duyduğum ilk günden bu yana Başkanlık sisteminin yararlarının zararlarından her zaman fazla olduğuna inandım. Fakat tartışmalar sistem üzerinden değil kişiler üzerinden yürütülüyordu. Böylece sağlıklı bir analiz yapılamıyordu. Mesele her gündeme geldiğinde herkes bir anda kutuplara ayrılıyordu. Başkanlık sistemine karşı olan kesimlerin argümanlarını hep eleştirdim. Öte yandan Başkanlık sistemini savunanların argümanlarını da hep yavan buldum. Başkanlık sisteminin istikrarı güvenceye aldığına inanıyor ve Başkanlık sistemi tartışmalarının da bizi güçlendirdiğini düşünüyordum.

Türkiye’nin yakın tarihinde ne kadar problemli alan varsa hepsinin temelinde “kuvvetler ayrılığının” net olmamasının yattığını düşünüyorum. Başkanlık sisteminin ise en büyük avantajı kuvvetler ayrılığının temel paradigmalarını net olarak belirlemesinden kaynaklanıyor.

Türkiye toplumunun başkanlık sistemini tartışma ortamına girmesi her açıdan olumlu olmuştur. Birinci neden her platformda yapılan tartışmalar hayatımızı belirleyen siyasi meselelere daha fazla dahil ve müdahil olmamızı sağlıyor. Bu da demokratik sistemlerin en önemli araçlarından biridir. İkincisi dünyanın birçok gelişmiş demokrasilerinde yer bulan bu sistemin Türkiye için de alternatif bir sistem olabileceği düşüncesinin toplum tarafından daha çok özümsenmesine yol açıyor ki bu da; güçlü bir Türkiye’nin kapılarını daha fazla aralayan bir duruma işaret ediyor.

Başkanlık sistemini desteklerken, temel olarak “dar bölge seçim sistemi” ile demokrasinin her kesim tarafından içselleştirileceğini, istikrarın güvence altına alacağını düşünüyorum.

Neden bu şekilde düşünüyorum? Dar bölge seçim sistemi ile güçlendirilmiş bir başkanlık modeli dünyada en çok Türkiye siyasetine uygundur. Üstelik dünya genelinde parlamenter rejim önemli ölçüde misyonunu tamamladığı yönünde güçlü tartışmalar vardır.

Demokratikleşmenin ve sivilleşmenin yararlarını gören halkımız seçimlerde milletvekili adaylarına daha yakın olmayı talep etmektedir. İsimlerini bile bilmedikleri milletvekillerinden ziyade daha dar bölgeye hitap eden vekiller talep etmektedirler. Bu da seçim sistemimizin dar bölgeye indirgenmesi ihtiyacını ortaya koymaktadır.

Öte yandan bölgesinde lider iddiasını ortaya koyan güçlü Türkiye’de erklerin tekrar düzenlenmesi gerekiyor. Bugün ülkemizde yasama, yürütme ve yargı arasında kesin ayırımlar olmadığı için erkler birbirinin içerisine geçmiş durumdadır. Yani mevcut sistem dahilinde gerek kontrol gerekse dengeleme konusunda ciddi sıkıntılar bulunuyor. Üstelik muhalefetin kendi seçmenine bile hitap edemediği düşünüldüğünde demokrasimizin en önemli ayağı eksik kalıyor. Bu da Türkiye’nin şahlanışının hızını kesiyor. Bugün başkanlık sisteminin diktaya yol açacağı söylemini savunan bazı kesimler toplumu maalesef yanlış yönlendirmektedir. Tam tersine doğru kurgulanmış bir başkanlık sistemi hem kontrol hem de denetleme konusunda Türkiye için en uygun yönetim biçimidir.

Özellikle 10 Ağustos 2014 seçimlerinde Recep Tayyip Erdoğan’ın 12. Cumhurbaşkanı olarak seçilmesi bu tartışları farklı boyuta taşıyacaktır. Önümüzdeki yılların kısır siyasi kavgalardan uzaklaşarak, başkanlık sisteminin tüm artı ve eksilerini tartışacağımız günler olmasını diliyorum.

Suriye’ye karşı vicdani duruş devlet geleneğimizdir.

Suriye’de Esad rejiminin katliamları üzerinden bir yıldan fazla süreç geçmiş ve tezkerenin uzatılması meclis gündemine tekrar gelmişti.

Tam tezkere arifesinde Akçakale’ye karşı uzun süredir yapılan saldırılar sonucunda bu kez kayıp yaşadık. Bunun hemen akabinde hükümetin kararlı tutumu ve konuya hakim olması sonucunda hemen karşılık verildi. Saldırının geldiği yerler top atışına tutuldu. Tabii bu konu bazı çevrelerde hemen savaş ilanı olarak algılandı. Ama gerçek bunun ötesinde bir anlama sahipti.

Türkiye uluslararası hukuka ve zemine her zaman bağlı kalan bir ülke olmuştur. Dolayısıyla bu saldırıya karşı gösterilen refleks de uluslararası meşruiyeti de kapsayarak verildi. Yani o günkü refleks bir savaş ilanı değil, ülke topraklarımıza yapılan saldırıya karşı bir cevap niteliği taşıyordu…

Tabii malum olduğu üzere hükümetin attığı her adımı eleştirmeye alışmış çevreler konunun içeriğinden ve siyasi olarak öneminden bihaber olduklarından muhalefet etmekte gecikmediler. “Suriye’de yaşananlardan bize ne? Savaşa hayır?” gibi söylemlerle hükümetin Meclisten aldığı tezkere yetkisini eleştirmeye başladılar.

Tezkerenin içeriği ve doğuracağı sonuçlar hakkında en ufak bir bilgi sahibi olmadan Türkiye’nin savaşa girdiğini sanan kesimlerin dış politika stratejilerinden de bir şey anlamadığı ortaya çıktı. Zira Meclisten alınan tezkere yetkisinin birçok anlamı vardı. En önemlisi elbette caydırıcılık. Esad yönetiminin ve muhaberatın Türkiye’ye yönelik saldırılarına karşı sessiz kalınmayacağının en önemli delili tezkere olmuştur. Tezkerenin ikinci anlamı da Türkiye’nin bölgede yükselen bir güç olarak insani bir katliama sessiz kalmayabileceğinin bir göstergesidir.

Esad rejiminin, yerle bir ettiği şehirler, sayıları milyonları bulan mülteciler, öldürülen on binlerce insan… Savaş hemen yanı başımızda cereyan ediyor. Bir televizyon muhabirinin şaşkın şaşkın “burnumuzun dibinde” dediği topraklarda gerçekleşiyor.

Türkiye’nin bölgesel bir güç olma çabasından da öte, tarihten gelen bir sorumluluğu var. Yani Türkiye bu bölgede yaşanan bu gibi kıyımlara sessiz kalacak bir tarihsel mirasa sahip değil. Tam tersi, dinimizin “Yerlerle gökler adaletle ayakta durur” düsturunun bölgedeki savunuculuğunu Davos örneğinde de olduğu gibi yapmaya çalışan bir ülkeyiz.

Savaşa hayır sloganlarıyla mitingler yapan ve konforlu köşelerinden yazılar yazanlar için bu değerler bir anlam ifade etmeyebilir. Ancak Türkiye bölgesel adaletin tesis edilmesi konusunda elinden geleni yapmaya çalışan bir ülke olmakta ısrar edecektir. Çünkü bu sadece idealist bir yaklaşım değil vicdani değerleri savunan bir devlet geleneğimizin yansımasıdır.

Suriye konusunda hatalar yaptık mı elbette yaptık. Fakat hatalarımız ne olursa olsun en büyük hatamız kesinlikle Batı’nın savaşa seyirci kalması kadar ağır sonuçlar doğurmadı. Hala Suriye adına içimizde bir umut var.

Bugün gelinen noktada gerek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi gerek Avrupa Birliği, Arap Birliği gerekse de NATO gibi uluslararası kuruluşlar Suriye konusunda büyük bir çıkmaza girmiş olmasıdır. İnsani açıdan 21. Yüzyılın en büyük dramı yaşanıyor. Küresel Dünya bu kayıpları sadece izliyor.

Sadece insani bir yardım için bile Rusya’yı ikna etmekten aciz bir Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) yapısıyla karşı karşıya kaldık. Açıkçası Rusya’nın neden ikna edilmesi gerektiği de burada ayrı bir soru işareti olarak karşımıza çıktı. Zira tek bir ülkenin çıkarı doğrultusunda yüz binlerce insanın ölmesi, milyonlarcasının evlerinden, yurtlarından kopup mülteci durumuna düşmesi kadar acı bir reçete ile karşı karşıyayız.

Dünyada yaşanan tüm krizler insan olarak hepimizi ilgilendiriyor. Ne Afrika’daki bir iç savaş, ne Bosna’daki ekonomik kriz ne de Suriye’deki savaş bizim ilgi alanımızın dışında değildir. Hepsi bir şekilde bizim siyaset belirleme alanımızın içinde bir yeri ve değeri olan olaylardır.

Türkiye’nin uluslararası ilişkilere sadece duygusal olarak baktığını düşünen yorumcular, Türkiye’nin aslında siyaset olarak da bu krizlerden ne kadar çok etkilenebileceği gerçeğini görmüyorlar.

Türkiye, Ortadoğu’da iddiası olmayan bir ülke olsaydı dahi bu krizlerden etkilenmeye açık olacaktı. Yani kimilerinin dediği gibi “bakmazsak, görmeyiz ve o gerçek orada olmaz” prensibi karar alıcı mekanizmalar için gerçekçi bir yaklaşım değildir.

Suriye en uzun kara sınırımızın olduğu bir ülke. 20. yüzyılda çizilen tüm yapay sınırlar gibi, sınırın her iki yakası da aslında birbirinden bağımsız değil. Evlerin önünde oynayan çocukları bile çıplak gözle görebileceğimiz kadar yakın olan Suriye, aslında sınırın bu tarafındaki insanlarımızın akrabalarıdır. Yani tarihten bu yana tek parça olan tüm şehirler, kasabalar, köyler yapay sınırlarla bölünmüş ve parçalanmıştır. Sınırın öte tarafında insanlar ölürken, yakılırken, işkencelerden geçirilirken bu drama sessiz kalmak siyaseten de mümkün değildir. Zira bu tepkiyi devlet vermezse sivil yapılar verecektir. Dolayısıyla kontrolün devlet içerisinde olması son derece önemlidir.

Türkiye Suriye’de yaşanan olaylara en baştan beri insani olarak bakmaktadır. Şu anda yaklaşık yedi yüz bin Suriyeli mülteci Türkiye topraklarında yaşamaktadır. Türk insanı binlerce yıldır koruduğu misafirperverlikle bugün yurtlarından koparılmış, kaçmış, zor durumdaki misafirlerini ağırlamak konusunda hiç tereddüt etmemiştir.

Uluslararası kurumlar da Türkiye’nin Suriyeli mülteciler için yaptıkları katkı ve destekten ötürü de her platformda teşekkür etmiştir. Zira devlet her ne olursa olsun, önce halklardan yana tavır koyarak bu prensip üzerine politikalarını oluşturmuştur. Kısa ve orta vadede eleştireler olacaktır ancak uzun vadede Türkiye’nin Suriye politikaları büyük bir takdir ve hayranlıkla karşılanacaktır. On binlerce işkence fotoğrafı da bize göstermiştir ki Suriye’de yüzyılın en büyük insanlık dramı yaşanıyor. Buna sessiz kalanları ilk başta gelecek nesiller affetmeyecektir.

Egemen Bağış ve Avrupa Birliği

Seçimlerden hemen sonra Egemen Bağış ile buluştuğumuzda AB Bakanlığı’nda Bakan Danışmanlığı yapmam hususu gündeme geldi. Egemen Bey ile yaptığımız görüşmeler sonrasında Sn. Başbakan’da sıcak bakınca Bakan Danışmanı olarak atanmam konusunda işlemler başladı. Yaz aylarında başlayan üçlü kararname süreci ancak Aralık ayında neticelendi. Fakat tüm bu süre zarfında resmi olmasa da gönüllü olarak Egemen Bağış’ın yanında çalışmaları öğrenmeye gayret ediyordum. Aralık ayında resmi atamam oldu ve göreve başladım.

Egemen Bağış gerçekten kabinenin en hızlı ve şüphesiz en çalışkan bakanlarından birisiydi. AB hedefine kilitlenmiş ve yurt dışında milletini harikulade temsil ettiğine defalarca kez şahit oldum. Egemen Bey, siyasette pek örneğine rastlanmayacak şekilde genç ekibine gerçekten inanıyordu. İstişareye önem veriyor, herkesi dinliyor ancak son kararı kendisi veriyordu. Kendisi ile çalışmak çok keyifli olduğu gibi, gerçekten çok öğretici bir süreç oldu.

Çok fazla Ankara’da bulunmuyordum. Avrupa Birliği’nin İstanbul ofisinde görev alıyordum. Göreve geldiğim günlerde Egemen Bağış’ın liderliğinde İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde bir düşünce kuruluşu oluşturmaya karar verdik. “Küresel Sorunlar Platformu” ismini alan düşünce kuruluşunda ilk olarak ben, çeşitli firmalara danışmanlık yapan ve Bilgi Üniversitesi’nde ders veren Can Karaşıklı ve daha sonra çok yakın olacağım Bilgi Üniversitesi Mütevelli Heyeti Üyesi Fatih Akol yer aldı.

Küresel Sorunlar Platformu kurulduğu gibi hemen ekibi topladım. Daha önce çalıştığım ve GTP’nin iki genel başkan yardımcısı Baybars Örsek ve İdris Kardaş’a Küresel Sorunlar Platformu’na gelmelerini rica ettim. Daha sonra ekibe Büşra Özerli de katıldı. Çok kısa sürede uyumlu ve keyifli işler üreten bir ekip olduk. Küresel Sorunlar Platformu uluslararası ilişkiler konusunda raporlar üretiyordu. İlk yıl SKY Türk 360’da “Kelebek Etkisi” isminde bir de program yaptık. Kelebek Etkisi programı bir çok yeni dost edinmeme neden oldu. O dönem program koordinatörümüz Esra Demirci daha sonra Uluslararası Barış ve Demokrasi Forumu’ndan diğer çalışmalarımıza kadar bir çok faaliyetimizde ekibimizde yer aldı.

Egemen Bağış, Küresel Sorunlar Platformu’nun kuruluşu konusunda gerçekten vizyoner davranmıştı. Bu alanda bir boşluk vardı ve aktif bir düşünce kuruluşunun Türkiye’nin dış politika dinamiklerine katkısı olacaktı. Küresel Sorunlar Platformu ile Egemen Bağış bana bir çok yeni dost kazandırmıştı. Bugün bu dostlarımın bir çoğu ile hala görüşüyorum.

Küresel Sorunlar Platformu dışında Bakanlığın AB Ortaköy’deki ofiste görev alıyordum. Toplantılara iştirak ediyor, zaman zaman da seyahatlere katılıyordum. Katkım daha çok sosyal medya alanında ve siyasi konularda oluyordu.

Avrupa Birliği benim için Türkiye’nin demokratikleşme ve normalleşme yolcuğunda en kestirme ve pratik yoldu.

Turgut Özal, Türkiye’nin AB tam üyeliğini “uzun ince bir yol” olarak tanımlamıştı. Gerçekten de Türkiye’nin AB yolculuğu Adnan Menderes ile başlayan tam 45 yıl sonra 2004’te müzakere tarihi aldığımız “uzun ince bir yoldu”.

Egemen Bağış’ın en sevdiğim sözlerinden birisi “sadece AB istedi diye Türk halkının zararına hiçbir adım atılmamıştır” sözüydü. Bu söze çok anlam yüklüyordum. Tabii bu sözler AB’nin yaşadığı mali krizin ekonomik, siyasi ve toplumsal bir krize dönüştüğü uyarısını da içeriyordu.

Gerçekten bugün Avrupa’da yükselen aşırı milliyetçilik ve yersiz yabancı düşmanlığı Avrupa’nın kendi kuruluş değerlerini bile tehdit ediyor. Sürekli değerleri ile çatışan Avrupa durgunluktan bir türlü sıyrılamıyor. Türkiye ise, 2014’te içerisine girdiği tartışmaları saymazsak, bölgede hassas dengeler çerçevesinde her geçen gün küresel olarak önemimi arttırıyor. Sıkıntılı bir dönem yaşayan Avrupa kısa vade çözümler üretmeye gayret ederken Türkiye uzun yıllardan bu yana ilk kez orta ve uzun vadeli stratejiler planlayabiliyor.

Şüphesiz Avrupa için süreç bu şekilde devam etmeyecek. Avrupa bu krizin içerisinden bir şekilde sıyrılacak. Kriz sonrası Avrupa yeni bir mimari ile karşımızda olacak. İşte bu yeni mimari çerçevesinde Türkiye’nin rolünün ne olacağı bugünün siyasilerinin düşünmesi gereken önemli soru işaretlerinden birisi olduğuna inanıyorum.

Bugün Avrupa’da Türkiye’nin önemini kavrayamayan vizyonsuz liderler olabilir. Fakat yarın bu liderler koltuklarını yeni nesillere devrettiğinde Türkiye’nin bulunacağı nokta önemlidir.

Bugün Avrupa’nın yaptığı hatalara salt tepkisel yaklaşıp “bizi istemezlerse istemesinler” şeklinde kolaycılığa kaçmak Avrupa’daki Türkiye düşmanları ile aynı düzlemde buluşmak manasına gelir. Türkiye’nin çağdaşlaşma yolculuğu modern Türkiye’nin neredeyse kuruluşundan bu yana olan milli bir hedeftir. Bu hedef gerçekten “uzun ince bir yoldur.” Üstelik bu hedefte asla Türkiye aleyhine bir adım atılmamıştır. Avrupa hâlâ dünyanın en büyük ekonomisidir ve hâlâ Türkiye’nin en önemli ticaret ortağı Avrupa Birliği’dir. Her ne kadar farklı pazarlara açılma başarısı göstermiş olsak bile ticaret hacmimizin %40’lık bir bölümünü hâlâ AB ülkeleri ile gerçekleştiriyoruz. Üstelik Türkiye’ye giren doğrudan yabancı yatırımların %85’i ve teknolojik sermayenin de %92’sinin AB kaynaklı olduğunun altını çizmemiz gerekir. Türkiye’nin AB yolculuğu bazı çifte standartçı Avrupalı liderlere rağmen kararlılıkla devam etmektedir. Fakat Özal’ın da ifade ettiği gibi AB yolculuğu “uzun ince bir yoldur.” Olgunluk gerektirir. Sabır gerektirir…

Peki Türkiye Avrupalı mıdır? En çok tartışılan konulardan birisine gönül rahatlığı içerisinde “evet Türkiye Avrupalıdır.” Şeklinde yanıt verebiliriz.

AB’nin Avrupalı kimliğimizi sorgulayan eleştirileri ile karşı karşıya kalıyoruz. Aslında kendi iç siyasetleri için Türkiye’nin Avrupalı kimliğini sorgulayanlar çok ciddi tarihsel hatalar yapıyorlar. Oysa gerçekler farklıdır. Biz tarihimizin en kötü döneminde bile Avrupalıydık. İmparatorluğun çökme tehlikesi yaşadığı dönemde dahi bize “Avrupa’nın hasta adamı” denmişti. Kimse bize “Asya’nın hasta adamı” dememişti. Eğer tarihimizin en kötü döneminde bile Avrupalı olduysak, bugün dış politikada tarihimizin en iyi dönemlerinden birisini yaşarken kesinlikle Avrupalıyız.

Elbette Avrupalı olduğumuz kadar da Asyalıyız. Hem bir Akdeniz ülkesi hem de bir Karadeniz ülkesiyiz. Hem bir Balkan hem de Kafkas bölgesi ülkesiyiz. Kültürlerin ayrıştığı değil tam birleştiği noktadayız.

Türkiye’nin bu gücünü görmezden gelmek kendimize yaptığımız en büyük haksızlıktır. Bugün kör siyasi çıkarları için Türkiye’nin çağdaşlaşma projesine içeride veya dışarıda çelme takmaya çalışanları tarih iyi hatırlamayacaktır. Unutmayın ki Güçlü Türkiye birbirimize çelme takmak ile değil tek yürekle bir hedefe kararlılıkla yürümek ile inşa edilebilir.

Avrupa Birliği konusunda eleştiri alanlarının birisi de “vize” sorunudur. Vize sorununun birinci sorumlusu “darbecilerdir.”

Avrupa’da bazı önemli ülkelerin hangi dönemde bize vize uyguladıklarına bir göz atalım. AB’nin iki önemli ülkesi olan Fransa ve Almanya’nın Türkiye’ye vize uygulamaya başladığı tarih 5 Ekim 1980’dir.

Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’un vize uygulamaya başladığı tarih 1 Kasım 1980’dir.

İtalya 3 Eylül 1980’de, Danimarka ise 1 Mayıs 1981 tarihinde Türkiye’ye vize uygulamaya başladı…

Tarihlere göz atınca bugüne kadar çok da dile getirilmeyen skandalın boyutları ortaya çıkıyor. Şüphesiz Avrupa ülkeleri Türkiye’ye vize koymak için fırsat kollarken aradıkları fırsatı darbe süreci ile buldular. Darbecilerin de bu sürece bilinçli olarak göz yumması ile Türk vatandaşlarının Avrupa’ya vize çilesi başladı. O günlerde kendi vatandaşının ülkesinden kaçmasından korkanlar Avrupa’nın bize haksız vize uygulamasına ses çıkartmadılar. O tarihten sonra gelen hükümetlerin de bu konudaki mücadelesi hep cılız kaldı.

Egemen Bağış’ın konu hakkında çok takdir ettiğim bir sözü vardı: “Vize belası, bize maalesef Avrupalıların değil 1980 darbesini yapanların kötü mirasıdır! 1980’e kadar, 1963’te imzalanan anlaşma nedeniyle vize uygulayamayan ülkelerin darbe sonrası o dar vizyonlu zihniyetin göz yumması hatta teşvik etmesi sonrası vize uygulaması sorunu ile karşılaştık. O atılan kazığı hâlâ çıkarmaya çalışıyoruz” derdi.  Gerçekten “Vizesiz Avrupa hedefi”, 75 milyon vatandaşımızın ortak paydasıdır. Dolayısıyla hepimizin bu konuda tarihî bir sorumluluğu vardır…

Uzun sözün kısası bugün Türkiye’ye sağlanacak vize kolaylıkları hiçbir şey ifade etmez. Bizim talep etmemiz gereken 75 milyon vatandaşımızın her birine “Vizesiz Avrupa”dır.

Egemen Bağış’ın yurt dışı toplantı performansı gerçekten örnek alınacak bir performanstı. O dönem Egemen Bağış’ın yurt dışındaki yüksek performansını gördükçe muhalefetin yurt dışındaki tavırlarını çok eleştiriyordum.

Yurt dışında siyasilerin kendi ülkeleri ile ilgili konuşurken dengeli olmaları gerekliliği siyasi bir geleneğimizdir. Elbette muhalefet liderlerimiz yurt içinde arzu ettiği gibi hükümeti eleştirebilir. Siyaset yapmanın gereği budur. Fakat yurt dışında kendi ülkesini çekiştirmeye başlarsa millet o siyasetçileri alkışlamaz tam aksine yadırgar. Hele bunun seçim yatırımı olduğunu hissederse cezasını sandıkta keser.

Yurt dışında Türkiye’den gelen siyasetçiler hep ilgi ile karşılanır. Yabancı siyasiler Türkiye’yi tanımaya gayret ederler. Bir sürü sorular yöneltirler. İşte böyle bir ortamda “gaza gelmemek” için belli bir deneyim gerekir.

İki lider tipi bu sınavı aşamaz. Birinci tip siyasetçiler gençliklerinde kendilerini iyi yetiştiremediklerinden dolayı “gaza gelip” kendi ülkelerinin iç meselelerini yabancı ülkelerde tartışanlardır. Diğerleri ise içeride esameleri okunmadığı için millete kızanlardan oluşan ikinci sınıf siyasetçilerdir. Oysa olması gereken muhalefet liderlerimizin yurt dışında kendi ülkelerine toz kondurmamasıdır.

Kendi ülkelerinin yüksek imajı hükümetlere değil o ülkenin vatandaşlarına fayda sağlar. Türkiye dış politikada tüm dünyadan övgüler alırken ülkesini çekiştirme hatasına düşen muhalefet liderleri maalesef hata yapıyorlar. Seçimlerde kendilerine bir iki puan fayda sağlamak için kendi ülkelerinin imajını sarsıyorlar. Böyle basit oyunlara millet prim vermeyeceği gibi sandıkta da cezalandırır. İleride siyaset ile ilgilenecek gençlerin bu hataları görerek bu hatalara düşmemeleri gerekir…

Yurt dışında demeç vermenin bir adabı vardı. Muhalefetimiz her seferinde sınıfta kalırken Egemen Bağış bu konuda gerçekten çok iyiydi.

Bu duygularla yaklaşık bir yıl çalıştık. AB’ye de Egemen Bağış’a da inanıyordum fakat memuriyet beni gerçekten çok zorluyordu.

Hem bazı uluslararası projeler gerçekleştirmek istiyordum. Hem de siyaset yapmak için başladığım bu mücadelenin bir şekilde memuriyet ile sonuçlanıyor olması beni üzüyordu. Netice olarak üstteki gerekçelerle Egemen Bey ile konuşmaya karar verdim. Konuşmamızda her zaman her daim yanında olduğumu fakat memuriyetten ayrılıp siyasette devam etmek istediğimi belirttim. Bu kararımı Sn.Başbakan’ın bir İspanya seyahati esnasında istişare edip müsaade aldıktan sonra resmi Bakan Danışmanlığı görevim yine fahri danışmanlığa dönüşüyordu.

İstifa ettiğim gün gerçekten derin bir nefes almıştım. Memuriyetin siyasi kısıtları beni gerçekten çok mutsuz ediyordu. Parti kapatma davasından bu yana Egemen Bey ile çalışmam 5 yılı doldurmuştu. Bu kadar zaman sonrasında sistem dışına çıkıyor olmak zaman zaman beni tedirgin etse de kendi kanatlarımın üzerinde durmam gerektiğini düşünüyordum. Bu ayrılık çerçevesinde mazeretlerim dışında başka bir hesabım yoktu. Bir kuş olarak yuvadan uçma tedirginliği yaşıyordum. Biraz burukluk olsa da uluslararası vakıflar, Türkiye’de sivil toplum kuruluşlarındaki çalışmalar ve Edirne’ye biraz daha fazla vakit ayırabilecek olmam gibi hususlar beni teselli ediyordu. Ayrılığımın üzerinde oldukça uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen Egemen Bey ile mevkileri bir kenara bırakıp dost olarak içtiğimiz kahveleri hatırladıkça o günleri hep özlerim. Fakat vakit dolmuştu. Kuş yuvadan uçmuştu ve Edirne’de yerel siyasette yapmam gereken bir yığın iş vardı.

Dr. Mehmet Müezzinoğlu

Bakan Danışmanlığı görevim sona ermişti. Edirne’ye gelmiştim. Tekrar siyasette olmak ve dostlarla Edirne sokaklarında siyaset yapmak oldukça keyifliydi. Sık sıkta Edirne Milletvekili olan Dr. Mehmet Müezzinoğlu ile buluşuyor ve birlikte neler yapabileceğimizi konuşuyorduk. Egemen Bey ile vakit buldukça dostça sohbetler ederdik. Bakan olması nedeniyle inanılmaz bir iş yükü vardı ve sohbetlerimiz ister istemez azalıyordu. Mehmet Bey ile ilk günlerde Milletvekili olması nedeniyle karşılıklı sohbet ve değerlendirmelere daha fazla vakit ayırabiliyorduk. Bütçe tamamlanmış ve takvimimiz biraz rahatlamıştı.

Bu keyifli sohbetler ve değerlendirme toplantılarımız henüz başlamışken Ocak ayının ilk haftasında bir İngiltere seyahatim oldu. Bir arkadaşımızın daveti ile İngiltere Dışişleri Bakanı David Miliband ile tanıştım. Akabinde de yönetim kurulu başkanı olduğum Uluslararası Barış ve Demokrasi Forumu adına İngiltere Parlamentosu’nda bir konuşma gerçekleştirdim. İngiltere’de kaldığım bir hafta hem benim için çok verimli geçmişti hem de Edirne’de oldukça ses getirmişti. Edirne medyası sonradan çok gurur duyacağım bir başlık ile haberi Edirne kamuoyuna duyurmuştu: “İngiliz Parlamentosu’nda bir Edirneli”

İngiliz Parlamentosu’nda bir Edirneli 

http://www.hudutgazetesi.com/haber/10361/ingiliz-parlamentosunda-bir-edirneli.html

16 Ocak 2013 Çarşamba

Uluslararası Barış ve Demokrasi Forumu’nun Yönetim Kurulu Başkanı Tuna Bekleviç İngiltere Parlamentosu’nda konuşma gerçekleştirdi… 

Tarihi Parlamentoda İngiliz Milletvekili Christopher Williamson’un takdimi ile kürsüye gelen Bekleviç konuşmasında Edirne’ye de değinirken, “Edirne; Osmanlı’nın Batı’ya olan yürüyüşüyle bir anlamda Batılı değerlerin temsilcisidir. Diğer yandan UNESCO dünya mirası listesine giren büyük Selimiye Camii’si ile İslami değerleri de temsil eden şehirlerin en önemlisidir” dedi… 

Tarihi Parlamentoda İngiliz Milletvekili Christopher Williamson’un takdimi ile kürsüye gelen Bekleviç, konuşmasında Edirne’ye de değindi. Bir çok İngiliz Milletvekilinin hazır bulunduğu konuşmasının hemen başında Edirne’de doğduğunu belirten Bekleviç, “Edirne Osmanlı’nın İstanbul’dan önceki başkentidir. İstanbul’un fatihi Fatih Sultan Mehmet’in doğduğu şehirdir. Edirne; Osmanlı’nın Batı’ya olan yürüyüşüyle bir anlamda Batılı değerlerin temsilcisidir. Diğer yandan UNESCO dünya mirası listesine giren büyük Selimiye Camii ile İslami değerleri de temsil eden şehirlerin en önemlisidir. Türkiye genç demokrasisinde zaman zaman sıkıntılar yaşasa bile Ortadoğu’da ilham alınacak bir bir arada yaşam örneği sergilemektedir. Türkiye gençliği teknolojinin tüm imkanlarından istifade ederek yeni bir zihniyet kapısı aralamaktadır. Türkiye başta olmak üzere Ortadoğu’da demokratikleşme süreci herkese yarar sağlayacaktır. Biz demokratlara düşen görevin bu dönüşüme ve barışa katkı sağlamak olduğunu düşünüyorum.” dedi. 

2007 yılında 52 ülkeden 150 katılımcı ile kurulan Uluslararası Barış ve Demokrasi Forumu (IFDP) çatışmalı coğrafyalarda demokrasinin kılcal damarlara kadar yayılması, bir arada yaşamın desteklenmesi ve temel hak özgürlüklerin anlatılmasını amaçlıyor. Forumun 2013 yılında 190 ülkeden 54 bin bireysel üye sayısına ulaşması hedefleniyor. Foruma ticari şirketler veya sivil toplum kuruluşları da katılabiliyor. Forumun yönetim kurulunda Türkiye’nin yanısıra Venezuela, Kongo, İsrail ve Makedonya’dan temsilciler yer alıyor.  

İngiltere programı sonrasında Makedonya, Arnavutluk, Katar, Libya ve ABD ziyaretleri gerçekleştireceklerini belirten Bekleviç forumun Türkiye ayağında Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinde hala öğrenci olan veya yeni mezun olmuş Türkiye’yi iyi temsil edeceklerine inandıkları 150 kişilik gönüllü bir sekretarya ekibi ile çalışmalarını sürdürdüklerini belirtti. Bu sekretaryaya fikirsel olarak önderlik yapacak 214 kişilik danışma kurulu oluşturduklarını belirten Bekleviç İngiltere ülke ziyaretinde bir çok milletvekili, akademisyen ve iş dünyasından önde gelen isimlerle toplantılar gerçekleştireceklerini hatırlattı. 

YARIN DA KONUŞACAK 

14 Ocak’ta İngiltere Parlamentosu’nda konuşan ve akabinde İsveç delegasyonunu kabul eden Uluslararası Barış ve Demokrasi Forumu (IFDP) Yönetim Kurulu Başkanı Tuna Bekleviç, dün de ikili görüşmeler gerçekleştirdi. Meksika delegasyonunu da kabul eden Bekleviç, bugün Ingiltere’nin eski Dışişleri Bakanı David Miliband ile görüşecek. 17 Ocak’ta ise İngiliz Muhafazakar Parti Milletvekili Nick de Bois’in ev sahipliğinde, İngiltere Parlamentosu’nda Uluslararası Barış ve Demokrasi Forumu’nun (IFDP) düzenlediği resepsiyonda konuşma gerçekleştirecek.

İngiltere’den döndüğüm günlerde Edirne’de katıldığım bir toplantıda Mehmet Bey Edirne’yi yurt dışında temsilimizden ötürü bizi tebrik etmişti. Maalesef o gün Edirne’de yoğun bir program vardı. Mehmet Müezzinoğlu ile uzun uzun konuşamamıştık. Ertesi gün İstanbul’a döndüm.

Birkaç gün sonra 24 Ocak günü İstanbul’da bir toplantıdaydım. Mehmet Bey ise Edirne’de helva sohbetleri adı altında düzenlenen bir buluşmaya katılıyordu. Beni de çağırdığı için bir an önce toplantı bitsin Edirne’ye yola çıkayım diye acele ediyordum. Toplantımda bir türlü bitmedi. Uzadı. Sanırım yetişemeyeceğim dedim. Yine de geç de olsa sonuna yetişirim umudu ile yola çıktım. Henüz İstanbul’dan çıkmıştım ki Edirne’den bir telefon geldi. Dr. Mehmet Müezzinoğlu yeni Sağlık Bakanımız olmuştu. Çok sevindim. Tebrik etmek için aradım. Özel Kalem Müdürü Tarkan Alpay ile görüştük. Edirne’den İstanbul’a döneceklerini ve İstanbul’da görüşebileceğimizi söyledi. Eşim ile birlikte havaalanına gittik. Hemen akabinde eşi ile birlikte Mehmet Bey geldi. Oldukça keyifli bir buluşma oldu. Odada kısaca konuştuk. Hem çok sevinmiştim. Hem de bir miktar burukluk vardı. Milletvekilimiz Bakan olduğu için mutluydum. Fakat bir milletvekili ile çalışmak ile bir Bakan ile çalışmak arasındaki farklılıkları biliyordum. Yoğun ama çok yoğun programlar, vakitsizlikler, uzun ve detaylı sohbetlere ayrılamayan zamanlar, özlemler, detaylı değerlendirmeler, yani bir vakit fakirliği Bakanlığın getirdiği en önemli yan etkilerdi. Ben yine de tüm yan etkilere rağmen resmi olmadan fahri danışmanı olarak her ihtiyaç duyduğu noktada yanında olacağımı belirttim. Edirne, Trakya ve İstanbul’daki siyasi faaliyetler, medya ile ilişkiler konusunda destek olmam hususunda mutabakata vardık. Böylece Sağlık Bakanlığı ile tanışıyordum.

Mehmet Bey Bakanlık çalışmalarına hızlı başladı. Bir çoğu İstanbul veya Trakya şehirlerimizde olan bir çok toplantıya katılıyordum. Bakan Bey teşkilat dinamikleri içerisinde fazlası ile görev alan birisi olduğu için her kademesi ile teşkilatın sürekli yanında oluyorduk. Sağlık Bakanlığı daha önce deneyimim olan AB Bakanlığı’na nazaran oldukça büyük bir yapıydı. Bir çok değerli arkadaşım oldu. Doktor ya da sağlık personeli olmadığım için zaten teknik konuların hiç birisine hakim değildim. Daha çok çalışmaların siyasi yansımaları ile meşgul oluyordum.

Mehmet Bey ile daha önce seçim döneminde bahsettiğim gibi siyasi açıdan muazzam bir deneyim elde ettim. Siyaset dışında Bakanlık Devlet Adamlığı konusunda da onu izliyordum. Hangi görevi üstlense Mehmet Bey’e çok yakışıyordu. Siyasi mütevaziliği ve tecrübesi onu bir çok bakandan ayırıyordu. Sıkıntılara son derece sakin yaklaşıyor, sorunlara acele etmeden çözüm üretiyordu. Kitleleri heyecanlandıracak konuşmalar gerçekleştiriyordu. Teşkilat içerisinde güçlü bir karşılığı vardı ve her yerden davetler alıyorduk. Bakan Bey bu davetlerin büyük bir kısmına katılmaya gayret ediyordu. Herkesi dinliyor. Sıkıntılarına çözüm üretmeye gayret ediyordu. Gençlere değer veriyordu ve farklı fikirlere açıktı. Bir çok arkadaşımı kendisi ile tanıştırdım. Mehmet Bey bence AK Parti’yi AK Parti yapan değerli siyaset insanlarından birisidir.

Teşkilatçılığı ondan örnek alıyordum. Bazen yanında duruyordum. Bazen bir adım arkasında. Bazen de tüm kalabalıkların arasına karışıyor onu vatandaşlarla birlikte değerlendiriyordum. Halkın yüz ifadesini, sözlerine karşı tepkilerini ölçmeye gayret ediyordum. İnsanın kendisini bir adım geriye çekip uzaktan izlemenin önemli bir deneyim olduğunu düşünüyordum. Çok zeki bir siyaset insanıydı. Bazen öyle cevaplar veriyordu ki bu cevapları not etmeliyim diyordum. Bazen de eleştiriyordum.

Farklı projelere açıktı. Geliştirdiğim projelerin neredeyse tamamında yanımda oldu. Edirne Gönüllüleri Derneği’nin fikir aşamasında büyük katkı verdi. Cesaretlendirdi. Edirne Gönüllüleri farklı kesimleri kucaklayan ve merkezine Edirne’ye hizmeti olan bir yapı olarak şekillendiyse kalbinde Mehmet Müezzinoğlu’nun olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Edirne’de 600 kişiye istihdam kapısı olan çağrı merkezi, Yıldırım Bayezid Külliyesi ve sağlık müzesinin restorasyonu, yıllardır unutulmuş olan havaalanı projesinin tekrar gündeme alınması, Edirne yeni Devlet hastanesi, Karaağaç bağlantı yolu gibi büyük projeler hep onun eseri olarak anılacaktır.

Mehmet Müezzinoğlu, Türkiye’de çalıştığım ikinci bakandı. İster istemez Egemen Bağış ile Mehmet Müezzinoğlu’nu karşılaştırıyordum. Fakat bu karşılaştırma hiç bir zaman hangisi daha iyi şeklinde olmadı. Gerçekten her iki Bakan’ın da tarzları farklıydı, Açıkçası bugün tarzları birbirinden farklı iki Bakan ile çalışma imkanı sağladığı için Sn.Başbakan’ımıza teşekkür ediyorum.

Sağlık Bakanlığı’nda bir çok danışman arkadaşım oldu. Osman Güzelgöz, Ubeydullah Yener, Gökhan Biçkur, Ahmet Rasim Yavaş, Derviş Burak Binici, Zafer Tarıkdaroğlu, Dr. Yasin Akar, Dr. Mustafa Kiremitçi Bakanlıktan tanıdığım ve sürekli istişarelerde bulunduğumuz dostlarım oldular.

“Gezi” ile muhasebe

“Gezi” süreci benim için önemli bir dönüm noktası oldu. O dönemde çok yoğun günler geçiriyorduk. Sürekli Mehmet Müezzinoğlu ile seyahat ediyorduk. Yoğun toplantılar oluyordu ve bir çok toplantıya bende iştirak ediyordum. Eğer yoğun gündemden fırsat bulabilirsem uyumak yerine Edirne’ye geçiyordum.

 

Böyle bir gündemde Gezi olaylarının ilk günlerinde ne olduğunu bile anlayamadım. Çadırların yakıldığı gün ortalık bir anda karıştığında dikkatlerimizi Gezi Parkı’na çevirdik.

 

Toplumsal meselelere ilgi duyduğum ilk günden bu yana 14 yıl geçmişti. İlk kez ama ilk kez Türkiye siyasetinde bu kadar etkili olabilecek bir süreci gecikmeli okuyordum. Her yerden çapraz ateş gibi haberler geliyordu. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu algılayamıyordum. Bir kaç gün geçtikten sonra bir gece Gezi’ye bizzat giderek durumu kendi gözlerim ile görmeye karar verdim.

 

Gittiğim gece İnönü stadının oradan yukarıya doğru yürüyerek bariyerleri geçtim. Gerçekten korkunç bir manzara vardı. Daha önce örneğini Irak’ta gördüğüm bir tedirginlik hissettim. Bilemiyorum. Belki de ön yargılı yaklaşıyordum. Bariyerlerde yüzler maskeli gençler vardı. Yanmış otobüsler üzerinde zafer işareti yapanları görüyordum. Böyle bir tabloda neyin zaferi sorusunu içimden geçiriyordum. Hayatım boyunca insanı merkeze alan Devleti kutsallaştırmamaya gayret eden bir üslubu tercih ettim. Buna rağmen ilk kez Devlet’in olmamasından bu denli tedirgin olduğumu hissediyordum. Her yerde ama her yerde fazlası ile içki tüketiliyordu. Parkta ağaçlar altından dumanlar yükseliyordu. Çantacı diye tabir edilen kişiler etrafta geziniyordu. Bir süre siyasi partilerin yoğunlaştığı bölgelerde gezindikten sonra gecenin de çok geç olması ile birlikte parktan ayrıldım. İçimde bir burukluk vardı. Şehrin ortası işgal edilmişti. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Gece eve geldiğimde, bu ruh haliyle, ben de birkaç Tweet attım. Bu Tweet’lerde uyuşturucu ve alkole yaptığım vurgu çok eleştirildi. Ertesi gün on binlerce yanıt geldi. Polemik büyümesin diye bu gelen mesajların hiç birisine yanıt vermedim. Çok yakın dostlarım ve fikrine değer verdiğim bazı arkadaşlarım ile bu konuda telefon veya yüz yüze görüşmelerde ciddi fikir ayrılığı yaşadık. Ortalık toz dumandı. Kimse kimseyi ikna edemiyordu.

 

Bugün Gezinin üzerinden oldukça zaman geçti. Sanırım attığım Tweet’ler konusunda bu kadar eleştiri aldığıma göre bir muhasebe yapmam gerekiyor. O gün orada bulunan benim attığım Tweet’ten dolayı kalbini kırdığım herkesten özür dilerim. Siyaseten bu güne kadar yapmadığım bir şeyi Gezi olaylarında yapmıştım. Benden farklı düşünen kişileri ciddiye almam gerekiyordu. Gezi Parkı eylemcilerini ve fikirlerini kabul ederim veya etmem bu kadar geniş bir kitleyi ciddiye almam için beni ikna etmelerine gerek yoktu.

 

“Gezi” bir AVM tartışması olarak başladı. Çok kısa sürede ağaç ve polisin sert müdehalesi işleri son derece karmaşık hale getirdi. Akabinde yüzü maskeli gençler devreye girdi ve kaçınılmaz sonuç o dönem Türkiye’ye büyük bir zarar verdi.

 

Öte yandan Gezi sürecini hiç bir zaman haklı bir mücadele olarak görmedim. Belki başlangıç aşamasında gençlerin samimi bir protestosu olabilir. Fakat bu sürecin bir kaç gün içerisinde tamamen yönlendirilen bir harekete dönüştüğüne inanıyorum. Söylemimde “dış mihrak” kolaycılığına girmek istemiyorum. Fakat yine de Gezi Parkı olaylarının güçlü bir dış desteğinin olduğunu hala düşünüyorum.

 

Özetle “Gezi”de biz birbirimizi anlamamıştık. Anlamaya gayret etmemiştik. Gezi parkı olaylarında kim kazandı emin değilim. Fakat biliyorum ki can kayıplarımızla, yaralılarımızla, birbirimize karşı olan anlayışsızlığımız ile Türkiye mutlak suretle kaybetti.

Edirne Gönüllüleri Deneyimi

Edirne Gönüllüleri ilk adımlarını 26 Haziran 2013’te gerçekleştirdiği toplantı ile attı. İlk toplantı akabinde dernekleşme süreci başlatıldı. Gerçekleştirdiğim ilk çağrıya olumlu yanıt veren Aydoğan Akıncı, Can Ürenli, Esra Akgün Yılmaz, Fatih Kurt, Feridun Acar, Gökhan Balta, Gökhan Tamküpeli, Hilmi Zorlutuna, Hüseyin Semerci, Mahmut Kurt, Mehmet Eren, Murat Tuzcu, Önder Özcan, Öner Gökmen, Recep Zıpkınkurt, Sinan Seçkin, Kahraman Zorlutuna, Özay Öztürk’ün girişimci katkıları ile Edirne Gönüllüleri Derneği kurulmuş oldu.

 

Edirne’nin ekonomik ve sosyal açıdan sürdürülebilir gelişiminin sağlanmasını amaçladığımız bu dernek ile bir çok proje hayata geçirmeyi başardık. Edirne’nin bir Bakanı (Dr. Mehmet Müezzinoğlu) ve gerçekten farklı fikirlere değer veren bir Valisi (Hasan Duruer) vardı. Daha önce Mardin Valiliği yapan Edirne Valisi Hasan Duruer gerçekten sıcakkanlı, projelere değer veren, dinleyen ve şehrin yararına olacağını düşündüğü tüm fikirlere açık olan, şehre katma değer sağlayan bir Vali’ydi. Gerçekten yol açıyordu. Hem Bakan hem Vali’nin farklı fikirler ile şehri için projesi olanlara yol açması Edirne adına büyük bir avantajdı.

 

Benim için sayısız dernek girişiminden sonra tekrar bir sivil toplum örgütü kurma fikri son derece sevimsiz geliyordu. Fakat Edirne adına yapılabilecek çok iş vardı. Mevcut siyasi ve bürokratik zeminde bu fikirleri önce projeye dönüştürmek akabinde hayata geçirebilmek için bir platforma ihtiyaç vardı. Siyasette bu yönde bir kucaklaşmanın mümkün olmadığını görünce zorunlu olarak Edirne Gönüllüleri derneği kuruluyordu.

 

Şehrin kanaat önderleri olarak adlandırdığımız bir çok kişi bu yapının kuruluşunda katkı sağladı. Şehrin Valisi’nden Rektör’üne, Ticaret ve Sanayii Odası Başkanından Ticaret Borsası Başkanına, Eczacılardan Esnaflarına çok farklı kesimlerden kanaat öncüleri Edirne Gönüllüleri’nin ilk girişimci heyetinin içerisinde oldu. Dernek çok kısa sürede 30 bin fahri üyeye ulaşınca gündemden hiç düşmedi.

 

Edirne küçük bir şehir, elbette ilk girişimci heyette olmayan bir çok dostumuz bize gönül koydu.. Fakat onları da zaman içerisinde değerin içerisine almayı başardık. Böylece Edirne gerçekten fikirleri projelere dönüştüren, bu projeleri de hayata geçiren halk desteği olan güçlü bir sivil toplum kuruluşuna kavuşmuştu.

 

Kuruluştan bu yana Edirne’de neredeyse her gün Sn. Vali ile Edirne’ye kimleri getirebiliriz, ne tür yatırımlar Edirne için cazip olabilir, hangi alanlarda istihdam yaratabiliriz diye kafa yoruyorduk.

 

Kurucuların tespitinden sonra ekibimizi oluşturmaya başlamıştık. Fatih Kurt yanısıra Murat Yardımcı ve Oğuz Köse ekipte yakın çalışma arkadaşlarım oldu.

 

Yöneticilerimizi belirledikten sonra ekibimiz için sıradışı bir eğitim programı tasarladık. Yaz aylarında Edirne’den 40 gencimizi seçerek onları ücretsiz olarak İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde yaz okuluna davet ettik. Yaz okulunda gençlerimiz Türkiye’nin önde gelen iş adamları, bürokratlar, siyasetçiler, akademisyenler ile bir araya geldiler. Oldukça özenli tasarlanmış bir aylık bu program sonrasında Edirne Gönüllüleri’nin yavaş yavaş saha ekibi oluşuyordu.

 

Edirne için çılgın bir proje gerçekleştirmeliydik. Bu çılgın projeyi şehrin köklerinde arıyorduk. Edirne 92 yıl Osmanlı’ya başkentlik yapmış müthiş turizm potansiyeli olan fakat bu potansiyelini bir türlü hayata geçiremeyen bir şehir olmuştu. O zaman Edirne’yi tanıtmak dışında Edirne’ye ulaşımı kolaylaştıracak iki proje geliştirmeliydik. Bunlardan birisi İstanbul – Edirne arasında tasarlanan “Hızlı Tren” projesini canlı tutmak ve bu projenin bir an önce hayata geçmesini sağlamaktı. İkincisi ise Edirne Merkez Köylerimizden birisi olan Demirhanlı’da yıllar önce unutulmuş havaalanı projesini canlandırmak oldu. Hemen Edirne Valimiz ile Demirhanlı Köyümüze giderek daha önce havaalanı olarak düşünülen fakat daha sonra meraya çevrilen alanı inceledik. Evet bu alan özellikle eğitim uçuşları için gerek coğrafi gerekse hava koşulları açısından Türkiye’nin en güzel pist alanlarından birisi olarak değerlendirilebilirdi. Oldukça heyecanlanmıştık. Kamuoyu havaalanı fikrine son derece sıcak yaklaştı. Gerekçelerimizi anlattıkça önce soğuk yaklaşanlar bile sonradan projeye ısındı.

 

Gerçekleştirdiğimiz toplantılar sonrasında Demirhanlı Havaalanı projemizi üç başlıkta değerlendirebileceğimiz konusunda mutabakata vardık. Ticari uçuşlar, eğitim uçuşları ve sportif uçuş faaliyetleri. Projenin ticari uçuşlar ayağında Bora Jet ile toplantılar yaptık. Bora Jet’in Yönetim Kurulu Başkanı Fatih Akol defalarca kez Edirne’ye geldi ve küçük uçaklarla Edirne’den çıkışlı nerelere gidilebileceğine dair çalışmalar gerçekleştirdi. Maliyet analizleri yapıldı ve Bora Jet ticari uçuşların anlamlı olacağına dair kanaat geliştirdi. Aynı şekilde sportif uçuşlar için de pist alanında projeler geliştirilecekti.

 

Eğitim uçuşları ile ilgili olarak hem İstanbul Bilgi Üniversitesi hem de Türk Hava Kurumu Üniversiteleri havaalanına talip olarak pilotlarını Edirne’de yetiştirmek istediklerini belirttiler. Bu konuda Yönetim Kurulu Başkanları ve Rektörleri seviyesinde gerçekleştirilen Edirne ziyaretlerinde Valimiz başta olmak üzere Edirne Gönüllüleri’nin tüm girişimci heyeti çalışmalara destek verdi. Bu konuda Sn. Bakanımız Mehmet Müezzinoğlu’nun da destekleri ile dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’a ve bakanlık bürokratlarına projemizi anlattık. Böylece resmi çalışmalarda başlamış oldu. Eş zamanlı olarak da Sn. Başbakan’a havaalanı projesinin Edirne için önemini anlatıyorduk.

 

Netice olarak Sn. Başbakan 8 Aralık 2013 tarihinde Uzunköprü mitingi esnasında “İnşallah şimdi Edirne’de bir eğitim noktasında bir havaalanını açmak suretiyle hem eğitim hizmetlerini verecek ve bunun yanında aynı zamanda küçük diyebileceğimiz uçakların inebileceği, halka hizmet noktasında bir adımı inşallah Edirnemize kazandıracağız.” dedi. Bu sözler Edirne halkının önemli zaferlerinden birisiydi. Edirne Gönüllüleri üzerine düşeni yapmış ve yıllar boyunca unutulmuş olan bir projeyi önce ortaya çıkartmış, uygun hale getirmiş ve hükümetin gündemine almayı başarmıştı. Başta Milletvekilimiz ve Sn. Bakanımız Dr. Mehmet Müezzinoğlu, Sn. Valimiz Hasan Duruer başta olmak üzere, Edirne Gönüllüleri’nin ilk girişimci heyeti, şehrimizin sivil toplum kuruluşlarının öncüleri, bizlere şehir dışından gönül veren kıymetli dostlarımız, Bora Jet, Atlas Jet, Anadolu Jet, Türk Hava Kurumu Üniversitesi, İstanbul Bilgi Üniversitesi yöneticileri, saha performansı ile Edirne Gönüllüleri’ni halk arasında mahalle mahalle kapı kapı anlatan emektar ekip arkadaşlarımız, bu şehre gönül veren herkes bu projenin mimarları oldular.

 

İkinci önemli projemiz olan Edirne’ye çağrı merkezi kazandırılması çalışmamız 2014 Ocak ayı başında hayata geçiyordu. Derneğin ilk kuruluş günlerinde Edirne’de genç işsizliği nasıl azaltabileceğimiz konusunda kafa yormaya başladık. O sırada Edirne’nin imdadına Milletvekilimiz ve Sağlık Bakanımız Dr. Mehmet Müezzinoğlu yetişti. “Çağrı merkezi kuralım. 600 kişi işe alalım” dedi. Hemen kolları sıvadık. Ocak ayında ilk 200 kişiyi işe alarak projemizi hayata geçirmiş olduk. Böylece 2014 Haziran ayına kadar toplamda 600 kişiye ekmek kapısı araladık. Bu proje ile Dr. Mehmet Müezzinoğlu ve Valimiz Hasan Duruer Edirne’ye bacasız bir fabrika kazandırmıştır. Kaliteli bir istihdam alanı sağlamıştır.

 

Çağrı merkezimizin açılışında gerçekleştirdiğim konuşmamda ifade ettiğim gibi: “Her bir kişi Edirne’ye bir kişi istihdam sağlasın Allah ondan razı olsun; İçerisinde bulunduğumuz çağda çağrı merkezleri istihdam fabrikaları olarak adlandırılır. Bu merkezler genç işsizliği bitirir. İnşallah bu projemize ek olarak bir 600 kişilik çağrı merkezi projemiz daha var. Bunun dışında Edirne’ye ikinci bir vakıf üniversitesi projemiz var. Ayrıca Demirhanlı Havaalanının tekrar hayata geçirilmesi projemiz devam ediyor. Bazı kesimler millete korku pompalayarak siyasi iktidarlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Halkımızı korkutarak ümüğünü sıkıyorlar. Oysa biz bu projeler ile Edirne’de işsizlik sorununun da ümüğünü sıkacağız. Sözlerime son verirken son bir teşekkür de Sayın Valimize O iyi bir devlet adamı olduğu kadar, gerçek bir Edirne sevdalısı Onun kıymetli Anası belki onu Edirne’de Dünya’ya getirmedi ama o gerçek bir Edirne Gönüllüsü oldu. Sayın Valimiz olmasaydı şüphesiz bu projeler eksik olurdu.  Sağolun Sn.Valim sizi yürekten tebrik ederim. Kıymetli çalışanlar, Allah hepinize arzu ettiğiniz geleceği versin  Ben burada sizinle birlikte olmaktan büyük memnuniyet duyuyorum. Hepinize başarılar diliyorum. Sağolun varolun.” Bu sözlerle çağrı merkezi de hayata geçmişti.

 

Yaz aylarında çalıştığımız ama bir türlü hayata geçiremediğimiz Edirne’ye ikinci üniversite kazandırılması projesi 17 Aralık süreci ile birlikte gündem değişince ve şehir yerel seçim gündemine de girince bir miktar geri planda kaldı. Bir kaç kez tekrar gündeme getirmeye gayret etsek de çok başarılı olamadık.

 

Önemli olduğuna inandığım projelerimizden birisi de İkinci Bayezid Kulliyesi ve Sağlık Müzesinin restorasyonunun gerçekleştirilerek Edirne’ye Dünya standartlarında bir müze kazandırmaktı. Restore edilecek muhteşem külliyede 1488 yılında tıp eğitimi verilmeye başlanmıştı. Evliya Çelebi 1652 yılında külliyeyi gezip eğitim alan öğrenciler için “Her biri Eflatun, Aristotalis, Pisagor… “demiş. Şuruphanesi, akıl hastalarına müzikle tedavi uygulanan bölümlere sahip muhteşem bir bina.

 

Edirne’ye kazandırdığımız dostlarımızdan birisi olan gerçek bir Edirne Gönüllüsü Abdi İbrahim’in sahibi Nezih Barut, Külliye’yi ilk gezdiği andan itibaren gönlünü bu muhteşem esere kaptırdı. Nezih Bey ilk ziyaretinin akabinde defalarca kez külliyeyi ziyaret etti. Külliye’nin müdürü değerli arkadaşımız Hakan Akıncı bu ziyaretlerde bize eşlik ederek külliyenin bilinmeyen yönlerini anlatıyordu. Trakya Üniversitemizin Rektörü Prof. Yener Yörük ve seyahatlerimizin vazgeçilmezi tarih aşığı Valimiz Hasan Duruer ile bir ekip çalışması içerisinde Nezih Bey’den söz aldık. Nezih Bey yaklaşık 2 milyon TL’lik bir kaynak ile yılda 250 bin kişinin ziyaret ettiği bu müzeyi Dünya standartlarında bir müzeye dönüştürecekti. Çalışmalar hemen başladı. 21 Aralık 2013’te de çalışmalarımızın ilk meyvasını alıyorduk. Önemli bir gündü. Üniversite ile Abdi İbrahim arasında protokol imzalandı.

 

Trakya Üniversitesi ile Abdi İbrahim İlaç Sanayi ve Ticaret A.Ş. arasında, 21 Aralık 2013 tarihinde Sultan II. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi’nin restorasyonuna yönelik protokol imzalandı.     

 

http://saglikmuzesi.trakya.edu.tr/news/universitemiz-sultan-ii-bayezid-kulliyesi-saglik-muzesi-nin-restorasyonuna-yonelik-protokol-imzalandi#.UwUkjvl_s30

 

Törene, Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, Edirne Valisi Hasan Duruer, Rektörümüz Prof. Dr. Yener Yörük ve Abdi İbrahim İlaç Sanayi Yönetim Kurulu Başkanı Nezih Barut katıldı.  

 

İmza töreninde konuşan Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, 500 yıl önce Avrupa’nın akıl hastalarını ya beyinlerini tahrip ederek ya da zincirlere vurarak kontrole aldığı bir dönemde, Sağlık Müzesi’nin müzik sesi, su sesi, bitki ve çiçek kokularıyla insanı tedavi eden modern bir tedavi yöntemi uyguladığını ifade ederek bugün hala dünyanın herhangi bir ülkesinde bu kadar gelişmiş ve medeni olan bir örneğinin görülmediğini dile getirdi. Edirne’nin sağlık turizminde bölgenin merkezi olabilme adına önemli bir altyapısı olduğunu söyleyen Bakan Mehmet Müezzinoğlu, Trakya Üniversitemiz, gerek tıp fakültesiyle, gerek onkoloji merkeziyle ve yeni dinamikleriyle inanıyorum ki Edirne’nin vizyon dinamiklerine önemli katkılar sağlayacaktır. Dolayısıyla bugün Trakya Üniversitemiz Rektörlüğü ile Abdi İbrahim Yönetim Kurulu Başkanı Nezih Barut arasında imzalanacak bu protokolün Edirnemize ve Edirnelilere hayırlı olmasını temenni ediyorum.” dedi. 

 

Vali Hasan Duruer, Sağlık Müzesi’nin tefriş ve tanziminde ciddi sıkıntılar bulunduğunu belirtti ve Nezih Barut’a teşekkür ederek; Edirne’ye layık bir müze yapacaklarına inandığını söyledi. Müzenin, döneminin en modern sağlık kurumu olduğunu vurgulayan Rektör Prof. Dr. Yener Yörük, hastanecilik tarihi açısından buranın ayrı bir öneme sahip olduğunu söyledi. Özellikle, Avrupa’nın ileri hastanelerinde ve Amerika’da uygulanan formlara buranın örnek teşkil ettiğinin altını çizdi.  

 

Abdi İbrahim İlaç Sanayi Yönetim Kurulu Başkanı Nezih Barut ise, Ocak ayında başlayacakları projeyi 2014 yılı sonunda bitirmeyi planladıklarını söyledi. Yapacağımız çalışma yenileme çalışması olacak diyen Barut, elektrik tesisatı ve dekorasyonun tamamen yenileneceğini ve bu konuda çalışmalara başladıklarını ifade etti.  

 

Külliyenin restorasyonunun bittiği gün Edirne’miz şüphesiz olağanüstü bir esere kavuşacaktır. Bu girişim tamamen gelecek nesillere yönelik bir çalışmaydı ve bu vesile ile bu çalışmada her kademeden emeği geçen herkesten Allah razı olsun diyorum.

 

Edirne Gönüllüleri olarak Edirne’deki çalışmalarımızı Balkan ülkelerinde de yaygınlaştırmak istedik. Hedefimiz Edirne başta olmak üzere Trakya ile Balkan ülkeleri arasında ekonomik ilişkileri güçlendirmek ve kültür köprüleri kurabilmekti. Bu hedef çerçevesinde birkaç çalışma ziyareti ile saha araştırması yapmak istiyorduk. Dernek olarak ilk Balkan Seyahatimizi Şubat ayında gerçekleştirdik. Edirne Vali Yardımcımız Ayhan Özkan, Baybars Örsek ve İsmail Yar’dan oluşan ekibimiz ile Arnavutluk, Makedonya, Kosova ve Bulgaristan’ı kapsayan ilk Balkan çalışma seyahatimizde oldukça üst düzeyde ağırlandık. Kosova ve Arnavutluk’ta Meclis Başkanları düzeyinde gerçekleşen ziyaretlerimiz diğer ülkelerde de milletvekilleri, belediye başkanları, eski Başbakanlar seviyesinde oldu.

 

Edirne Gönüllüleri, Edirne’de tüm kurumlar ile dirsek temas içerisinde bir çok proje üretti. Aktif saha ekibi neredeyse her gün sahada halkın içerisinde yer aldı. Bir siyasi parti disiplini ile kapı kapı gezen bir gönüllüler ekibi oluşturmayı başardık. Bu ekibimiz halka hem çalışmalar ile ilgili bilgileri aktarıyor, hem her hafta yayınladığımız 10 bin civarındaki haftalık bültenimizi halkımıza dağıtıyor hem de fahri üye çalışmalarına devam ediyordu. Sahadaki güçlü duruşumuz neticesinde 2014 yılına 30 bin fahri üye ile giriyorduk. Bu da Edirne’de yetişkin nüfusunun yaklaşık %30’una tekabül ediyordu. Artık Edirne, Edirne Gönüllüleri’ni tanımıştı. Tanımaktan öte bağrına basıyor ve kapısını çalan her ekip arkadaşımızı kucaklıyordu.

 

Edirne Gönüllüleri 14 yıllık sivil toplum ve siyaset çalışmalarımın en üst seviyelerinden birisi oldu. Değerli kurucuları, projeleri, kıymetli saha ekibi ile birlikte müthiş bir uyum içerisinde çalışan ve üreten bir grup olmayı başardık. Şehrimize istihdam sağlamanın yanısıra, bir çok gencimizin öz güvenini arttırdık, proje hazırlama ve hayata geçirme kültürü kazandırdık.

 

Edirne Gönüllüleri henüz birinci yılını doldurmadan Türkiye genelinde aynı isimle bir çok dostumuz benzer bir projeyi hayata geçirmeye gayret ediyordu. İlk kurulan yapı “Aksaray Gönüllüleri” oldu. Kendisini yıllar önce Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptığım Anadolu’nun Genç Liderleri Derneği’nden tanıdığım arkadaşım Yaşar Avcu derneğin öncülüğünü gerçekleştiriyordu. Girişimci, dinamik, yenilikçi ve yaratıcı bir arkadaşım olan Yaşar’ın bu girişimi bana güzel bir sürpriz olmuştu. Girişimi ilk olarak sosyal medyadan duydum. Hemen Yaşar’ı arayarak kendisini tebrik ettim ve başarılar diledim. Aksaray Gönüllüleri, gönüllüler hareketi için önemli bir adımdı.

 

Aksaray Gönüllüleri’nin lansmanı İstanbul’da Güngören’de gerçekleştirildi. İstanbul Emniyet Müdürü ve Aksaray Valisi Selami Altınok’un da katıldığı lansmanda binin üzerinde Aksaraylı salona sığmadı. Sanırım maya tutmuştu.

 

Aksaray Gönüllüleri girişimimizin etkili olduğunu ve ses getirdiğini hissettiren bir kanıttı. Eş zamanlı olarak Eskişehir, Şanlıurfa, Balıkesir gibi şehirler de kendi gönüllülük projelerini hayata geçirmeye gayret ediyorlardı.

17 Aralık süreci
17 Aralık sürecine sağduyulu yaklaşmaya gayret ettim. Gülen hareketi ile gönül verdiğimiz siyasi parti arasındaki üslup sağduyulu birçok kesim gibi beni de rahatsız etti. O kadar çok üzülüyorduk ki konu hakkında sözler boğazımızda düğümleniyordu. Bazen hizmet hareketinden arkadaşlar ile karşılaşıyorduk. Onlar destek istiyordu. Parti seçim sürecine girmişti ve her akşam yaptığımız toplantılarda parti içerisinde cemaat aleyhine sesler yükseliyordu. Biz ise bu kötü rüya bir an önce bitse ve biz bu kabustan uyansak düşüncesini taşıyorduk. Dinlemeler, kasetler, montajlar gerçekler ile karışmıştı.

 

İlk günlerde kabuğumuza çekildik. Sürece kayıtsız kalmak pek mümkün görünmüyordu. Kolaya kaçarak tepkisiz bir duruş almak bizden bir tavır bekleyen arkadaşlara haksızlık olacaktı. Netice olarak Edirne’ye hizmet noktasında yoğunlaşmaya ve karşılıklı kavgadan uzak durmaya karar verdim. Bu süreci Edirne’ye hizmet olarak değerlendirmenin daha yararlı olacağını düşündüm. Tüm toplantılarımızda Türkiye’nin kazanımları ve ülkemizin Güçlü bir Türkiye olabilmesi için sağ duyulu davranmaya davet edecek konuşmalar gerçekleştirdim. Gülen hareketi içerisinde fikrine inandığım halisane duygular içerisinde olduğunu düşündüğüm arkadaşlarımı parti içerisinde kolluyordum. Tüm bu toz bulutu kalktığı zaman birbirimizin yüzüne bakacağımızı bir çok arkadaşım ile bir elmanın iki yarısı olduğumuzu düşünüyor ve bu konuda ağzımdan çıkacak her söz hakkında onlarca kez düşünüyordum. Her gün duyduğum tatsız iddialara inanmak istemiyordum.

 

Partimize yurt dışı etkiler ile bir takım saldırılar yapıldığını görüyordum. Fakat bunu gelenekselleşen dış mihraklar söylemi ile hafifletmek istemiyordum. Bu söylemin Türkiye’yi içe kapattığını ve bizi yalnızlaştırdığını anlayacak kadar uzun süredir siyasetin içerisindeydim. Öte yandan tüm bu hareketin dış destek olmayan inşa edilemeyeceğini de hissediyordum. Netice olarak Recep Tayyip Erdoğan’a ve AK Parti’ye sahip çıkmamız gerektiğini biliyordum. Partimize sahip çıkmanın formülünün sağa sola hakaret ederek değil sağ duyulu davranıp partimizi kurumsallaştırıp geleceğe güvenle bakmasını sağlamak ile olacağını düşünüyordum. Partimiz kendi içerisine kapanmak yerine bizden farklı düşünen kişileri kucaklayarak kurumsallaşmalıydı. Zenginliğimiz farklı düşünenlerin bir potada toplanmasıydı. Şimdi zaman farklı düşünenleri partiden uzaklaştırma zamanı değil farklı fikirleri dinleme, anlama, onlara kendini ifade etme imkanı tanıma zamanıydı. İşte bunu yapmaya başarırsak partimizi bu krizden güçlendirerek çıkartabilirdik. Bence Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’a da, partimize de sahip çıkmanın yolu buydu.

Haydi Türkiye Herkes AK Parti’ye

2014 yılı AK Parti için gerçekten çok hareketli bir yıl olarak geride kaldı.

17 Aralık süreci ve 30 Mart yerel seçimleri akabinde Cumhurbaşkanlığı seçimi gerçekleştirildi.

Partinin Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 12. Cumhurbaşkanı seçilmesi ile birlikte herkese AK Parti ANAP’laşacak mı sorularını tartışmaya başladı.

2014 boyunca parti içi tartışmalar, zaman zaman birbirini suçlamalar bazen de partiden istifalar yaşanırken ben partiye sahip çıkılması gerektiğine inanıyordum. Yeni bir döneme başlarken partimizin yeni yüzlerle farklı kesimlere açılmasını gerektiğini düşünüyorum. İşte bu noktada tüm dostlarımı bu sürece “seyirci” olmayı değil “belirleyici” olmaya davet ediyorum. Daha açık bir ifade ile “Haydi Türkiye herkes AK Parti”ye diyorum.

 

 

Türkiye siyaseti 14 Ağustos 2001 yılında “Recep Tayyip Erdoğan” liderliğinde AK Parti ile tanıştı.

Çok kısa sürede Türkiye AK Parti’ye sahip çıktı ve 2002 seçimlerinde AK Parti’yi tek parti olarak hükümete getirdi.

Adaleti ve kalkınmayı merkezine alan AK Parti her konuda “ilklerin partisi” olmayı başardı.

Tarihi boyunca girmiş olduğu üç genel seçimde de birinci parti olarak ipi göğüsledi. Ayrıca Türkiye tarihinde girdiği üç seçimde de oyunu yükselterek iktidarda kalmayı başaran ilk parti oldu.

İçerisinde olmaktan onur duyduğumuz partimiz 13 yılda eğitimden ulaştırmaya, demokratikleşmeden sağlığa kadar hayal edilemeyen icraatleri gerçekleştirerek Türkiye’yi “Güçlü Türkiye” yaptı.

Bu partinin vizyon sahibi kurucuları isimlerini tarihe altın harflerle yazdırdılar.

Bizler belki bu partinin kurucuları olamadık; fakat partiye katıldığımız ilk günkü heyecanımızı hala taze tutuyoruz.

Kalbimiz bu partiye ilk katıldığımız gün olduğu gibi heyecanla çarpıyor.

Biz farklı zamanlarda bu değere katılmış yediden yetmişe binlerce, onbinlerce hatta yüzbinlerce partiliyiz.

2007 yılında Cumhurbaşkanlığı seçiminde “demokrasi” dedik,

Sivil siyasete karşı darbe girişimleri karşısında asla yalpalamadık,

Parti kapatma davasında ön koşulsuz ve açıkça “milli irade”nin yanında olduk,

Referandumda da, 2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminde de sokak sokak mücadelemizi verdik.

Biz “AK Parti” olduk; AK Parti “Türkiye” oldu.

Türkiye siyasetinde her dönem fırsatçılar olmuştur. Recep Tayyip Erdoğan’ın 12. Cumhurbaşkanı seçilmesi ile birlikte AK Parti’de de bir çok fırsatçı yeni dönemde kendi şahısları için nasıl ikbal sağlarım düşüncesi içerisine girmişlerdir.

Oysa bu partinin kuruluş temelleri atılırken kurucularımız sermayeye ve medyaya sırtlarını dayamadılar.

Bugünün fırsatçıları o günlerin zorluklarını hissedemeyen, o günlerin koşullarını anlayamayanlardır.

Bürokratik oligarşinin sivil siyaseti boğmaya çalıştığı kapatma davasında yüreği sızlamayanlardır.

Bugünün fırsatçıları kapatma davasında partinin kapanacağı hesabını yapıp farklı güç odakları ile saf tutanlardır.

Bu parti demokrasiye, milletin egemenliğine ve hukukun üstünlüğüne inanan kitlelerin tertemiz bir partisi olarak yürüyüşüne devam etmelidir.

Bu parti Cumhuriyetimizin kuruluşunun 100. yılını kutlayacağımız 2023’e sadece millete güvenerek yürümelidir.

Bu parti ne bir ilçe başkanının partisi, ne bir il başkanının partisi, ne bir milletvekilinin partisi, ne Başbakanımızın ne de seçilmiş Cumhurbaşkanımızın partisidir.

Biliyoruz ki bu parti “milletin” partisidir.

Bu parti hepimizindir.

Bundan dolayı bu partiye gönül vermiş, fakat bugüne kadar farklı gerekçelerle bu partiye katılamayan herkesi partimize “sahip çıkmaya” davet ediyoruz.

Farklı gerekçelerle partiden ayrılanlara “Yeni Türkiye” adresinin AK Parti olduğunu hatırlatıyoruz.

Farklı düşüncelerin partiden ayrılarak değil tam tersine partinin içerisinde dile getirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

AK Parti “parti içi demokrasi”den “ifade özgürlüğü”ne kadar tüm “evrensel değerleri” yaşayan bir partidir.

AK Parti tüm evrensel değerleri yaşadığı toprakların değerleri ile başarı ile harmanlayarak “yeni yüzlerle yeni bir model” olarak yükselmiştir.

AK Parti milletin “ortak değerlerinin” partisidir.

Bu kadar büyük bir camia içerisinde şüphesiz hata yapanlar olabilir. Aslolan bu hatalarımız ile yüzleşerek partimizi kurumsallaştırak geleceğe taşımaktır.

Bugün yaşadığımız sıkıntıları geride bırakabilmek için istifa ederek eleştirmek yerine Türkiye’nin en önemli kazanımlarından birisi olan partimize sahip çıkmamız gerektiğini düşünüyoruz.

Bugün partimizin birbirine “kenetlenmesi” gerektiğini düşünüyoruz.

Bu partinin dün “kurucularından”, bugün “gençlerine” kadar herkesin Türkiye’nin kazanımları ortak paydasında buluşması gerektiğini düşünüyoruz.

Edirne’den Kars’a Antalya’dan Sinop’a kadar partimize bizim gibi “yeni yüzlerin” partimize katılması gerektiğine inanıyoruz.

Bundan dolayı “haydi Türkiye herkes AK Parti”ye diyoruz.

Kimseyi dışlamıyoruz.

Türkiye’de 12 yıldır süregelen “demokratikleşme” hamlesine “tek adam” eleştirilerine bu partide binlerce inançlı partili olduğu yanıtını veriyoruz.

“AK Parti” tek adam partisi diyenlere her zaman bu partide “özgür ve demokratik” bir yarış olabildiğini hatırlatıyoruz.

Bu yarışın kırıp dökmeden Türkiye’ye yakışan bir olgunlukta olabileceğinin teminatının bu partiyi geleceğe taşıyacak gençler olduğunu söylüyoruz.

Türkiye’de 13 yılda kazanımları yok sayan “günümüz fırsatçıları”na karşı duracağımızı beyan ediyoruz.

Dün kapatmaya çalıştıkları partimizi bugün farklı yollarla zedeleme gayretinde olanların karşısında duracağımıza söz veriyoruz.

Dışarıdan gelebilecek hiç bir etkinin bu ülkenin gençliğin sahip olduğu demir gibi “kuvvetli irade” karşısında duramayacağını hatırlatıyoruz.

“Daha fazla demokrasi ve daha fazla özgürlük” için siyasete katılan bizler “adalet ve kalkınmayı” merkeze alarak partimizin başarılar ile bezenmiş tarihine “yeni yüzlerle yeni soluklar” getirmeyi hedefliyoruz.

İlkesel olarak Türkiye’de özgürlükler alanının genişletilmesi, hukukun üstünlüğü, yolsuzluklar ile mücadele ve demokratikleşme mücadelesinin kararlılıkla sürdürülmesi gerektiğini belirtiyoruz.

Partimizde tek amaca yönelen farklı seslerin bir zenginlik olmasını temenni ediyoruz.

Partimize gönül veren ve düşünen dostlarımız ile geleceğe dair gizli gündemlerin değil inancımızın ve samimiyetimizin bizleri bir araya getirdiğini tüm dava arkadaşlarımıza hatırlatıyoruz.

Dışarıdan veya içeriden tüm yönlendirmeleri reddediyor; samimiyetimizi paylaşan tüm kesimleri parti içerisinde kalmaya davet ediyoruz.

Bu parti Türkiye’nin partisidir.

Tüm demokrat kesimlerin bu partiye ve milletin iradesine sahip çıkma “sorumluluğu” olduğunu düşünüyoruz.

Biz tarihe karşı sorumluluğumuzu yerine getiriyoruz.

“Yeni yüzlerle Güçlü Türkiye”, biz “yeni nesillerin” gelecek için elimizi taşın altına koymamız ile mümkündür.

“Yeni yüzlerle Güçlü Türkiye” ne zenginlerin tekelindedir, ne de fakirlerin omuzlarındaki bir yüktür.

“Yeni yüzlerle Güçlü Türkiye” ne fırsatçıların hayalleridir, ne de samimiyetsiz bir çıkar mekanizmasıdır.

Kaçmanın kolay, fırsatçılığın popüler olduğu bir dönemde, vefanın anlamına, dürüstlüğün, samimiyetin ve duanın gücüne inanıyoruz.

Türkiye zor bir virajdan geçiyor. Çözümsüzlük adına çalışmalar yapan ve çözüm yolunu tıkayan her kim olursa olsun tarih onlara gereken cevabı verecektir.

Bu öyle yakıcı bir mesele ki gelecek nesiller ya beddua edecek ya da bizleri hayır dualarla yâd edecektir.

Halkımız her zaman çözümün yanında durma kültürüne sahiptir.

Arası yok. Hepimizin çözümün bir parçası olmamız gerekiyor.

Sağduyulu ve çözüm odaklı olmalıyız.

Biz geleceğimize bakmak istiyoruz.

Biz çocuklarımıza siyaset mafyası ile boğuşan bir ülke değil demokrasi ve özgürlükleri benimsemiş bir memleket bırakmak istiyoruz…

Türkiye’nin sahip olduğu “çeşitlilik” dünyanın peşinde koştuğu bir hazinedir.

Biz “bu topraklara doğduk.”

Bizim en büyük gücümüz doğuşumuzdan itibaren kazandığımız müthiş çeşitliliğimizdir.

Önemli olan bunu köreltmek değil tam aksine farklı kimliklerimizi güçlendirmektir.

Bu ilkeler çerçevesinde haydi Türkiye herkes AK Parti’ye diyoruz

Yeni Dünya Düzeninin ihtiyaçları

Kitabımızın bu bölümüne kadar sizleri genç bir siyasi hareketin olgunlaşma mücadelesine tanıklığa davet ettim. Bu siyasi hareket ilk günden bu yana belirli ilkeler çerçevesinde güçlendi. Tüm faaliyetlerimizi tasarlarken gerek yerelde gerekse uluslararası düzlemde gelişmeleri takip ediyoruz. Gelişmeleri anlamaya çalışıyoruz. Kendi ilkelerimiz ile Dünya’da gerçekleşen gelişmeleri harmanlıyoruz.

 

Biz çabalarken, Türkiye değişirken Dünya’da neler oluyordu?

 

Dünya 2000’li yıllara ciddi “değerler karmaşası” ile girdi. Neredeyse tüm değerlerin tekrar şekillendiği bir zamanı yaşıyoruz.

 

Doğu ile Batı “birbirini anlamak” konusunda zorluk çekiyor.

 

Yeni taktikler geliştiren “aşırı milliyetçilik” Dünya genelinde tekrar yükseliyor.

 

“Çok seslilik” artması gerekirken farklı düşünenlere karşı “tahammül” azalıyor.

 

Çatışmalı coğrafyalar her geçen gün daha da fazla ısınıyor.

 

Uluslar, cinsiyetler ve daha önemlisi nesiller arası “anlayış” azalıyor.

 

Bazen ideolojiler, bazen din, bazen de ekonomik çıkarlar yeni çatışmalar doğuruyor…

İnternet kullanımı dünya genelinde %40’lara ulaştı. İletişim tekniklerinin değişimi sosyal, ekonomi, siyaset başta olmak üzere tüm ilişkileri değiştirdi. Geleneksel iletişim ile büyüyen, para kazanan, siyaset yapan nesiller ile yeni nesil arasında büyük bir uçurum oluştu.

 

İşte dünyanın eski çatışmacı mikrobu bu yarıktan tekrar yeryüzüne çıkıverdi. Tekrar marjinal ideolojileri, tekrar ekonomik çıkarları bu sefer çok daha hızlı bir şekilde dünya geneline bulaştırdı. Yolsuzluklar, rüşvet ve kolay para kazanma kaygısı hiç bir dönem olmadığı kadar gençleri sardı. Yeni çatışmacı anlayış her geçen gün kendisini yeniledi ve güçlendi. Oysa kıtanın savaşlardan yorgun ihtiyarları en basit tartışmalarda bile çuvalladı. Artık kabul etmeliyiz. BM gibi, AB gibi karar alma mekanizmalarında kilitlenmiş “geleneksel” kurumlar çatışmalı coğrafyalara çözüm öneremiyor. Hiçbir sıkıntı çözülemediği gibi geleneksel kurumlar devletleri savaşlara sürüklüyor.

 

Bahsettiğimiz tıkanıklığı aşmak, biz “yeni nesillerin” gelecek için elimizi taşın altına koymamız ile mümkündür.

 

Bu değişim ne zenginlerin tekelindedir, ne de fakirlerin omuzlarındaki bir yüktür.

 

Bu değişim ne marjinallerin hayalleridir, ne de bir çıkar mekanizmasıdır.

 

Bu, sesini duyurma gayretinde olan gençlerin oluşturduğu bir orta sınıf uyanışı olarak şekillenebilir.

Türkiye’nin kadınları

Eksik bir kadro ile sahaya çıkan bir takım kaybetmeye mahkumdur. Kadınlarını iş dünyasına, sivil topluma, siyasete, sürekli eğitime ve hepsinden önemlisi eğitime dahil edemeyen herhangi bir toplumun kalkınması mümkün değildir. Tüm vatandaşlarının potansiyelinden istifade edemeyen bir ülkenin güçlü bir ülke olmasını beklemek hayalperestliktir.

 

Çok geri kalmış ülkeler dışında dünyada iş gücüne katılan kadınların oranı son 30 yıldır artmaktadır. Türkiye’de ise, tam tersi, azalmaktadır. 1988’de kadınların iş gücüne katılım oranı %34 iken 2008’de %22’ye gerilemiştir.

 

Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) ve Dünya Bankası’nın hazırladığı ortak rapora göre 2006 itibariyle, “Türkiye’de ekonomiye katılan kadınların sayısı OECD’deki veya Avrupa ve Orta Asya Bölgesindeki ülkelerin hepsinden daha düşüktür.”  Aynı raporda eğer Türkiye’deki kadınların örneğin %6 daha fazlası tam zamanlı işe başlarsa, yoksulluğun %15 oranında azaltılacağı ifade edilmektedir. Yani yoksullukla mücadele politikalarında kadınlara iş sağlamak çok önemlidir. Konu ile ilgili ciddi teşvik uygulamaları gerekmektedir.

 

Hadi eğitim sağlamak gibi teşvik uygulamalarını geçelim. En azından kadınların iş bulmaları konusunda önlerindeki engelleri kaldırıp kadınların evden çıkıp iş aramalarını kolaylaştırmamız gerekiyor. Maalesef kadınlarımızı eğitim almış nitelikli personel yapamıyoruz. Kadınları düşük ücretli ve ağır çalışma şartları olan kayıt dışı sektöre itiyoruz. Bilimsel raporlarda yer alan bir kadının çığlığını sizinle paylaşmak istiyorum:  “Çocuklarıma daha iyi bir gelecek sunmak için çalışmak istiyorum; sınavlar için dershaneye göndermek ve okullarına yardımcı olmak istiyorum. Ekonomik bağımsızlığımı kazanmak, aileme ve eşime yardımcı olmak istiyorum. Çocuklarımın mümkün olduğunca yüksek eğitim almasını istiyorum. Kazandığım parayı okul ihtiyaçlarını karşılamak için harcamak istiyorum…”  İşte kadınlar bunun için çalışmak istiyor.

 

Toplumun genelini ilgilendiren bu çığlığa kulak verirsek kalkınma yolunda önemli bir virajı döneriz. Aksi halde bu çığlığı duymazdan gelirsek ileride çocuklarımıza hesap veremeyiz.

Güçlü Türkiye için güçlü sivil toplum

Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesinin muhalifleri ülkemizde her fırsatta örtülü biçimde sivil toplum karşıtlığı yaparlar. Yaşadığımız topraklarda sivil toplum bilincinin hiç gelişmediğini iddia ederek Avrupa’da bir kişi üç derneğe üyeyken bizde on kişi bir derneğe üye olmuyor şeklindeki kanıtlarla iddialarını güçlendirmeye çalışırlar. Katılımcı demokrasi kavramının bize çok uzak olduğunu savunuyorlar. Anadolu’da birçok şehirde gençlerle birlikte olduğumda bu ezberi duyduğum için bu algının tamir edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu ezberi bizden sonraki nesillere kötü bir miras olarak bırakmamalıyız.

 

İddia edildiğinin aksine sivil toplum bilinci asıl yaşadığımız topraklarda yeşermiştir. Tarihte kısa bir yolculuk yapalım…

 

Örneğin Osmanlı Devleti’ndeki vakıflar geleneğinin başarı dinamiklerini Batı toplumları hâlâ araştırmaktadır. Yüz yıllar önce devlet yaşadığımız topraklarda sivil toplumun kurulması için tedbirler almış, devlete ait birçok gelir kaynağının vakıflara tahsis edilmesini sağlamıştır. Tamamen sivil bir yapılanma olan vakıf sistemi sayesinde de sosyal, kültürel ve dinî hayatla ilgili birçok hizmet yerine getirilmiştir.

İkinci bir örnek Ahilik’tir. Ahilik, Selçuklu döneminden bu yana Anadolu’da yaşayan halkın sanat, ticaret, ekonomi gibi çeşitli meslek alanlarında yetişmelerini sağlayan, onları ahlaki yönden yetiştiren, çalışma hayatını iyi insan meziyetlerini esas alarak düzenleyen bir örgütlenmedir. Kendi kural ve kurulları vardır. Günümüzün esnaf odalarına benzer bir işlevi olan Ahilik iyi ahlakın, doğruluğun, kardeşliğin, yardımseverliğin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzendir. Dünya üzerindeki en etkili sivil toplum deneyimlerinden birisi olarak kabul edilir. Hatta çağımızın popüler kavramlarından olan toplam kalite yönetiminin ahilikten esinlendiği iddiaları çok güçlüdür.

 

Benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür. Netice olarak bu topraklarda sivil toplum birikimi vardır ve çok güçlüdür. Bugün ülkemizde yaşadığımız sorunların birçoğunun temelinde sivil toplum bilincimizin bilinçli olarak aşındırılması yatmaktadır. Bu toprakların ruhunda toplumsal barışı sivil toplum sağlar. Toplumsal barışını tesis etmiş Güçlü Türkiye’de gençlerinin katıldığı güçlü sivil toplum örgütleri ile inşa edilebilir. Sivil toplumu önemsemeliyiz. Katılmalıyız.

Türkiye’nin zihnini ancak gençler değiştirebilir

Toplumsal meselelere ilgi duyduğum ilk günlerden bu yana hep gençlerle çalıştım. Ekibimizi oluştururken belli siyasi birikimi elde etmiş deneyimli isimler ile birlikte yaratıcı, yenilikçi ve kendini geliştirmeye açık gençlerden oluşan bir ekip her zaman ilham verici oldu. Maalesef partilerimizin gençlik kollarındaki yapıların bu yaratıcılığı örselediğine şahit oldum.

 

Türkiye’de gençliğin siyasete katılım oranının düşük olduğu birçok rapora konu olmuştur. Gençliğin siyasete katılımı gerçekten düşüktür. Fakat düşük katılım sanıldığı gibi gençlerin ilgisizliğinden kaynaklanmamaktadır.

 

Gençler siyasetle ilgilidir. Fakat partilerin otoriter liderlik yapıları ve çağın ihtiyaçlarından uzak teşkilatlanma şekilleri gençlerin heyecanlarını örselemektedir. Öte yandan gençler internet üzerinden siyasi düşüncelerini birbirleri ile paylaşıyorlar. Bir parti çatısı altında olmasa da siyasete ilgilerini ortaya koyuyorlar. Yani sorun gençlerde değil; partilerin yapısındadır.

 

Örneğin tek başına gençlik kolları bile gençlerin ana kademelerde pratik yapmasını engellemektedir. Türkiye gibi nüfusunun büyük bir kısmı gençlerden oluşan ülkelerde gençliğin gençlik kollarında siyasete zorlanması doğru değildir. Bu durum Türkiye’nin siyasi zihin haritasında yenilenmenin önüne geçen unsurlardan birisidir.

Siyasi “ihtiyarların” gölgesinde büyük kongreler Türkiye’ye umut verecek genç bir ekip çıkartmaktan ziyade eski isimlerle, eski tartışmaların odağı haline geliyorlar.

 

Eski yüzler, eski bagaj yükleri taşırlar ve bu nedenle de eski siyaset yaparlar. Eski siyasetin de artık Türkiye’ye verecek bir şeyi kalmamıştır. Nitekim halk bu kongreleri de “Türkiye için bir değişim ışığı var mı?” diye izliyor. Lider adayları bu ilginin kendilerine yönelik olduğunu düşünürlerse yanlış yaparlar; sandıkta da cevaplarını alırlar.

 

Türkiye’nin siyasi zihin haritasını ancak gençler yani yeni yüzler değiştirebilir. Bu değişim ya mevcut bir partinin içerisinde örgütlenerek olabilir ya da yeni bir partinin kıvılcımını yakarak olabilir. Elbette ruhen yaşlanmış, lider tarafından seçilmiş veya eski siyaset yapma tarzını benimsemiş gençliğe ihtiyacımız yoktur. Özgün, yenilikçi, katılıma ve rekabete açık siyaset üretebilen gençliğe ihtiyaç vardır. Mevcut partiler içerisinde bu duruşu muhafaza etmek zordur ama imkansız değildir. Netice olarak gençler hangi yolu seçerse seçsin kendilerini kimsenin maşası olarak değil; Güçlü Türkiye’nin güçlü mimarları olarak görmesi gerekmektedir.

 

“Katılım.” Siyasette, sivil toplumda, ekonomik hayatta, kültürde ve sanatta, hayatın her alanında “katılım” gençliğin öncelikli sorumluluğudur.

 

“Gregor Samsa bir sabah huzursuz düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu. Zırhı andıran sırtının üzerinde yatmaktaydı…” Franz Kafka  

 

Hani birisi gelecek ya, sizi, bizi, onları kurtaracak. Siz onu daha çok beklersiniz. O günü bekleyerek ömrünüzü tüketir; o güzel hülyalarınızla beraber ölüp gidersiniz.

 

Aslında Kafka “bir sabah uyandığımızda ülkemizde her problemin kendiliğinden çözüleceğini düşünenlere” güzel bir cevap vermişti.

 

Netice olarak bir sabah uyandığınızda olsa olsa ancak dev bir böceğe dönüşürsünüz. Eğer halinizden memnunsanız mesele yok. Fakat eğer ülkenizde “hakiki” bir değişim hayal ediyorsanız katılarak “emek” vereceksiniz.

 

Beklediğinizde köşe dönmeciler biraz daha köşe dönecek.

 

Hukuk yerine kuralsızlık, ahlâk yerine bencillik egemen olacak.

 

Rüşvetçiler biraz daha rüşvet verecek.

 

Hırsızlar biraz daha çalacak.

 

Katiller yakınlarınızı katledecek.

 

Siz de “süper kahramanınızı” beklemeye devam edeceksiniz.

 

Ya iktidara katılıp ülkeyi yönetmeye çalışacaksınız; ya da muhalefette kalıp iktidarın hatalarını eleştireceksiniz. Ya da ülkesini yönetmeye hazırlanan başka ekiplerin arasına katılıp bugünden kendinizi yetiştireceksiniz.

 

“Gezi”de olduğu gibi yıkıp dökmeyeceksiniz sabredeceksiniz.

 

Durumun farkında olacaksınız ama acele etmeyeceksiniz.  Bugünden geleceğe hazırlanacaksınız.  Emin olabilirsiniz ki bu ülkeyi; bir türlü gelemeyen “süper kahraman” değil; bugünden yarına hazırlanan “siz” değiştireceksiniz!  Tercih sizin!

 

Konu gençler olunca “katılım” kadar önemli bir nokta “çatışmadan” kaçınmaktır.

 

Hayatın her alanında bir çatışma yaşıyoruz. İnsanlar durup “bize neler oluyor?” diye sormuyor. Kendisinden farklı düşünen herkesi eleştiriyor.

 

Popüler medya her akşam haber bültenlerinden işaret fişeği atıyor. Ertesi gün tüm gençlik birbiri ile çatışıyor. Aile, okul, arkadaş ortamı siyasetten nasibini alıyor.

 

Bir dönem sağ sol çatışırken bugün de benzer çatışmalar farklı alanlarda sürüyor. Gençlerimiz de ihtiyarların izinde bu çatışmaya alet oluyorlar.

 

Basit farklılıklar çok büyütülüyor. Küçük anlaşmazlıklar derin sorunlara dönüşüyor. Gençler çoğu zaman sadece kendilerinin haklı olduğunu düşünüyorlar. Farklı düşüncelerin olabileceğini kabul dahi edemiyorlar.

 

Bu çatışmanın tek sorumlusu elbette gençler değildir. Medya çatışmadan besleniyor. Her siyasi parti kendi anlayışının doğru olduğunu, diğerinin ihanet içinde olduğunu düşünüyor. Devletin en temel kurumları dahi birbirleri ile çatışıyorlar.

 

Gençler biz çatışmayı eskilere bırakalım. Eğer Cumhuriyetimizin kuruluşunun 100. yılında Türkiye’yi dünyanın en güçlü 10 ekonomisi içerisine sokmayı hedefliyorsak çatışmaya vakit harcamayalım. Vaktimizi daha çok birleştirmek için değerlendirelim. Türkiye “çatışma” ile değil “üretim” ile güçlü olabilir.

 

Unutmayalım Mevlânâ, eserlerinde yaşadığımız topraklardaki farklılıkların ne kadar değerli olduğunu anlatırdı. Onun farklı düşüncelere olan saygısı ve uzlaşma kültürü bugün dünyaya ışık oluyor. Maalesef bir siyasi nesil bu uzlaşma kültüründen nasibini alamadı. Fakat yine de siyaset yapmak isteyen yeni nesle Mesnevi’den bir bölümü hatırlatmak istiyorum.  “Murad muradsızlıkta, varlık yokluktadır!” Yani her şey zıddıyla birlikte var edilmiştir. Hayata anlam veren yegâne şey de, onun zıddı yani ölümdür.  Her şey zıddı ile anlamlıdır.

 

Bugün “kriz” olabilir ama biz “yarına” hazır olalım. Bugün “onlar” çatışabilirler ama “biz” uzlaşalım. Bugün “farklı düşüncelere saygılı” bir siyaset olmayabilir ama biz “Güçlü Türkiye”nin tek başımıza değil “hep birlikte” inşa edilebileceğini bilelim. Çünkü bu ülkenin gençleri çatışmadan beslenen ihtiyarların maşası değil, farklı görüşlere saygı duyan ‘Güçlü Türkiye’nin gerçek mimarlarıdır.

Yeni Yüzlerle Güçlü Türkiye

2000’li yılların başında yola çıktığımdan bu yana farklı siyasi düşüncelerden çok değerli, çok yetenekli ve kendisini siyasete hazırlayan arkadaşlar edindim. Onlara hep bazı tavsiyeler verdim.

 

Biz “sabretmeliyiz.”

 

Sabır siyasette şüphesiz en önemli erdemlerden birisidir. Siyasette acele etmemek ve heyecana kapılmamak hepimiz için doğru bir başlangıç noktası. Olgunluk ve sabır halkımızın beklentilerinde hep ön sıralarda yer almıştır.

 

Biz “kişilere değil hedeflere odaklanmalıyız.”

 

Bu ülkede yeni bir siyaset temelleri atan ekibe kişisel tartışmalardan uzak durarak vizyon siyaseti yapmak yakışır. Bugünün meselelerine saplanmak yerine 2023 hedefine odaklanmak gerekir.

 

Biz “şahsi istikbale değil hakikate yönelmeliyiz”

 

Başkalarının hatalarından “istikbal” peşinde koşan ihtiyar siyasetçilerin açtığı çıkmaz yola girmeyerek milletin işaret ettiği doğru yolda siyaset yapmak gerekir.

 

Biz “siyasetin bir erdem olduğunu unutmamalıyız.”

 

Siyasetin bir erdem olduğunu unutmamak gerekir. Siyasetin getirdiği saygınlığın esiri olmadan bu görevin millete hizmet makamı olduğunu hissederek hareket etmek hepimiz için prensip olmalıdır…

 

Biz “kucaklayıcı olmalıyız siyasetimizin merkezine insanı koymalıyız.”

 

Kimseyi dışlamamalıyız. Kimseyi ötekileştirmemeliyiz. Şahsi menfaatlerimizi veya devletin muğlak çıkarlarını değil insanı siyasetimizin merkezine koymalıyız. İlkeli olmalı ve makamların ilkelerimize zarar vermesine müsaade etmemeliyiz.

 

Her şeyden önce üslubumuzu “geçmişe” değil “geleceğe” yönelik olarak belirlemeliyiz.

 

Toplumun önüne hep “gelecek hedefi” koymalıyız.

 

Türkiye’nin nasıl kalkınacağına dair anlaşılır ve tutarlı görüşlerimiz olmalıdır. İşsizlik ciddi ve yükselen bir sorunumuzdur. Dolayısıyla ana branşımız ne olursa olsun siyaset yapmak isteyen tüm gençlerin ekonomi bilgisinin güçlü olması gerekir.

 

Diğer siyasi parti temsilcilerine karşı “çatışmacı” üslup yerine sürekli çözüm peşinde koşan bir dil kullanmalıyız.

 

İnternet başta olmak üzere teknolojinin tüm nimetlerinden azami ölçüde istifade etmemiz gerekmektedir.

 

Elbette “demokrat olmak”, devletin muğlak çıkarları için değil bireyin kendisi için siyaset üretmek gibi net ideolojik tercihlerimizin bulunması gerekmektedir.

 

Yani bir taraftan halk ile dürüst ve samimi şekilde iletişim kurabilmeliyiz, diğer taraftan da bilimsel gerçeklere dayalı politikalar belirlemeliyiz.

 

Ne halkın genelinin anlamasında güçlük çekecek ölçüde akademik bir dil kullanmalıyız, ne de sırf halkın genelinin hoşuna gidiyor diye ideolojik duruşumuzu bozmalıyız.

 

Liderlerin zaman zaman halkın genelinin hoşuna gitmeyecek kararlar alması gerektiğini de bilmemiz gerekmektedir.

 

Popülizm uğruna toplumun her istediğini şartsız yerine getirme dönemi çok geride kalmıştır.

 

Türkiye’de siyaset hiç geriye gitmez. Hep ileriye gider. Son dönemde siyaset yapma çıtası da son derece yükselmiştir. Bu çıta kemiksiz ve duruşsuz siyaset üretmenin “merkez” olduğunu pompalayan liderlerin kalibresini çok aşmıştır.

 

Genç arkadaşlarımızın ise eski yoldan mı gidecekleri kendilerine yeni bir yol mu çizecekleri konusu kendi tercihleridir.

 

Sonuç olarak ya “eskilerin” elbisesini giyip “eskiler” gibi konuşup “eski” siyaset yaparsınız. Ya da “yeni yüzlerle güçlü Türkiye”yi inşa edersiniz…

 

Kitabımızın sonuna geldik.

 

Bu kitap “daha özgür ve daha demokratik bir Türkiye” yolunda halkımız ile birlikte bir arayıştır.

 

Bu kitap 2000’li yılların başında on binlerce kişi ile yüz yüze görüşmeler ile alınan bir ilhamdır.

 

2007’de bir siyasi parti kurulu ile teşkilatlanma dinamikleri ile tanışma ve Türkiye genelinde şehirler, ilçeler ve beldelerde binlerce dostumuz ile Güçlü Türkiye mücadelesidir.

 

2008’de parti kapatma davasında “bürokratik oligarşiye” karşı “sivil siyasetin” yanında bir duruştur.

 

2011’de, 248 köyde, binlerce kahvehanede, on binlerce konuşmanın bir özetidir.

 

Bu mücadele bu kadar genç yaşta bana yüz binlerce arkadaş ile tanışma imkanı sağladı.

 

Eğer Türkiye’nin parlayan ve değişen yüzünü yansıtmak istiyorsak “Ben de varım” demeliyiz.

 

Biz bir telefon kadar yakınız; çağımızda internette de varız: www.beklevic.com ‘dayız.

 

Sosyal medyada da varız:

www.twitter.com/tunabeklevic 

www.facebook.com/tunabeklevic

 

Sizi de “bekleriz.”

 

Bazen bir “teşekkür” için,

 

Bazen bir “eleştiri” için,

 

Bazen bir “davet” için,

 

Bazen ise sadece bir “selam” için…

 

Tuna Bekleviç – 2014